free html visitor counters
 

Evren KARAOĞLU

 

 

 

SİZLER MÜKEMMEL İNSANLARSINIZ

         Ağustos ayı geldiği zaman, her sene olduğu gibi yine köylerimize hücum ettik. O kadar büyüktü ki giden insanların çokluğu, salı pazarlarında Seferli’de araba park etmeye yer arar olduk. İçimizdeki memleket hasreti ne sorun dinledi, ne para dedi, ne de başka bir şey. Aslında Seferli, Alan Köyü, Orta Bölme Köyü sakini olan bir insana, neden köye gitmedin diye sorsalar, gitmekten çok gitmemek için sebebi ortaya çıkar. Nasıl olmasın ki? İsterseniz sayayım:

         1-Belli kişilerin menfaatleri yüzünden, üzerinde onlarca mahalle bulunan Orta Bölme-Alan-Seferli yolu dışlanmış, sahipsiz bırakılmış ve bunun üstüne sadece birkaç mahallenin üzerinde bulunduğu dağ yolu çakıllanmıştır. O yoldan Salman’a yakında da asfalt gelecek. Ya bizim yolumuz, toprak yol olarak kalacak. O herkesin yoğun olarak gelmeye başladığı yaz aylarında bir kere silinmeyi bile düşünülmeyecek kadar da sahipsiz! Arabanın altını vurmadan köye girmek marifet sayılıyor artık bu köylerde.  İşin komik yanı bu köydekiler asfalt yol istemiyor. Köye geldiğimiz aylarda yollar bir kere silinsin yeter bize diyor. O bile yapılmıyor. Doğru tabi! Birilerinin yolu buradan geçmiyor. Geçseydi dağlara asfalt götürme mantığını kimse akla mantığa uyduramazdı.

         2- Diyelim ki köye geldiniz. İçinizdeki memleket özlemini dindiriyorsunuz. Fakat aileden birisi rahatsızlanıyor. Hemen Seferli’ye götüreceksiniz. Doktor yok! Ayrıca sağlık ocağı diye girdiğiniz yer pislik içinde. Şırıngalar yerde. Yani sapasağlam gidin, enfeksiyon kapıp hasta olma olasılığınız çok yüksek. Ahırlar daha temizdir herhalde! Vazgeçip Akkuş’a çıkacaksınız, doktor bey izinli. Akkuş kışın nüfusu 100 bin oluyor, yazın 5 bine iniyor ya o bakımdan. Sanki Akkuş yazın boşalan bir ilçe durumunda. Bunu herkes biliyor, bizim doktorlar, bu doktorlara izin verenler bilmiyor. Gerçi Akkuş’ta doktor olsa ne olacak, çoğu zaman bir bakıyor yolluyor Ünye’ye! Bu sefer Ünye’ye gideceksiniz. Ünye’ye gidene kadar ne olacak? Hakkımızda hayırlısı olsun ne diyelim.

         3-Akkuş’un geleceği için çok önemli bir kurultay yapılıyor. Bizlerde seviniyoruz. Artık bazı şeyler düzelecek diye. Gelin görün ki herkes kendi konuşmasını yaptıktan sonra bir havalara giriyor. Bitse de gitsek. Zaten bir milletvekilimiz var diye seviniyoruz. Sağ olsun o da bizi o kadar çok seviyor ki bizim için bu çok önemli kurultayı bırakıp gidiyor. Bir de 52 ayda 52 hizmet diye bir kampanya yapan belediye başkanımız var. Nedense bu hizmetlerin bir tanesi Seferli’ye, Alan Köyü’ne, Orta Bölme Köyü’ne uğramıyor. Seferli koca belde ama particilik yapıyorlar. Sırf DSP kazandı diye yüzüne bakmıyorlar. Ya Alan Köyünün, Orta Bölmenin suçu ne? Ne yapsın bu köyler, beldeler? Gidip Erbaa ya mı bağlansın? Bunu mu istiyorsunuz? Seneye seçim var belki uğramaya başlarsınız buralara.

         Elinizi vicdanınıza götürün biraz utanın! Milleti köye çağırıyorsunuz. Söylesenize niye gelsin bu millet? O kadar çok iyi, mükemmel insanlarımız var ki, her şeye rağmen, her türlü oyunun olduğu bu yerde, hiçbir hizmet götürülmemiş köylere her sene geliyor. Memleket diyerek geliyorlar. Sizler için değil. Her sene geliyorlar, her sene aynı manzara. Yol yok, doktor yok, okul yok, hiçbir şey yok. 20 gün dur, para harca git! İstekleri bu. Ne yol iste, ne başka bir şey. Gel ecdadını gör yeter. Gerisine dokunma.

         Ekmek davası diyerek gurbete çıkan bütün insanlarımızın bu kadar sahipsiz bırakılmış, unutulmuş köylere gelmemek için birçok sebebi var. Gelmek için ise birkaç tane. O da, memleket hasreti, aile hasreti! Diyorum ya, o yüzden bizim insanımız mükemmel. Yıllarca sorun etmeden her sene köye gelmiş ve gelmeye de devam edecektir.

Her şeye rağmen. Saygılarımla  22 Eylül 2008

 

1.AKP DÖNEMİ İLE 2.AKP DÖNEMİNDEKİ MEDYA

         2000‘li yılların başlarında DSP, CHP, MHP ve ANAP yanlış politikalar yüzünden milletin onlara duyduğu güven azalmıştı. Millet yeni bir oluşum istiyordu. Bunun sonucunda AKP kurulmasıyla beraber tek başına iktidara da oturmasını bildi 2002 yılında. Aydın Doğan yönetimindeki Türk Medyası AKP ye inanılmaz bir destek verirken, diğer partileri adeta dışlıyorlardı. Diğer partiler unutulmuştu. Yalnızca kendi kanallarında boy gösterebiliyorlardı. AKP millete medya aracılığıyla zorla sevdirilmişti adeta. Recep Tayip Erdoğan başbakan olmak için anayasa değişikliği yaptı ve hiçbir medya kuruluşu ortaya çıkıp da sen kendi koltuk sevdan yüzünden anayasayı değiştiremezsin demedi. Oysa şu an görüyoruz ki AKP kapatılma davasında, parti kapatmak zorlaşsın diye bir yasa hazırlayamıyor medyanın büyük baskısı yüzünden AKP. Sürekli haberlerde tekrarlanıyor çünkü kendi çıkarları için anayasayı değiştiriyorlar diye. Peki, bu kadar hassas olan medya o zaman nerelerdeydi? Niye koca başbakanlık seçim şartları değiştirilirken hiç sesleri çıkmadı? Birçok sebebi var. En önemlisi de tek başına iktidar gelmesi AKP’nin. Bu AKP’nin her türlü alanda büyük yetkiler verdi. Bütün bakanlıklar AKP’nin elindeydi. Kısacası güç onlardaydı. Aydın Doğan önderliğindeki televizyon kanalları, gazeteler, dergiler AKP’nin bu gücü karşısında kendi çıkarlarını ön plana çıkarttı ve yalakalığını yaptı. Evet, bu resmen bir yalakalıktı! Bize dokunmasınlar, biz onların yanında gözükelim, kendi çıkarlarımıza göre yaklaşalım, yine kendi bataklığımızda yaptığımız bu oyunlar ile söz sahibi olalım. Amaçları buydu ve maalesef başardılar.

         Bize sempatik gösterildi. Boş zamanlarında neler yapıldıkları söylendi bakanların, milletvekillerinin. Başbakanın ata binmesi ya da çocuklara bayramda para dağıtması ne kadar çok haber kaynağı oldu bu kanallara. Övülerek gösterildi bize. Şimdi başbakan sanki parası bitmiş gibi niye bunlar gösterilmiyor artık. Artık para dağıtmıyor mu sanıyorsunuz? Nerede kaldı o sempatik davranışları AKP’lilerin? Hepsi bir anda suratsız mı oldu? Onlar suratsız olmadı, medya ikiyüzlülüğünü yaptı ve bize onların kötü tarafları anlatılmaya başlandı. Hep kötülendi durdu bakanlar. Sanki hiç iyi insanlar değilmişler gibi ya da hayatlarında sürekli kötülük yapmışlar gibi gösteriliyor şimdi. İşin en komiği ise, “şeriat gelecek cumhuriyet gidecek” diye saçma sapan haberler bile yapıldı; hatta bunun mitingi oldu. Ne acı değil mi bu yaşananlar ya da ne kadar komik?

         Konuştuğu yaşlı bir insanın elini bile tutmasını istemeyen ve elini çeken, sizin peygamberiniz size öteki dünyada yardım eder diyen, Müslüman olduğu bile şüpheli olan kişiyi; başörtüsünü gericilik olarak tasvip eden milletvekillerini içerisinde barındıran, kişilerin yaptığı yanlışlardan kendine çıkar sağlamaya çalışan bir başkanı bulunan CHP eskiden nasıl gösteriliyorken şimdi nasıl gösteriliyor dikkat edin! Yaptığı hataların farkında bile değilken hem de. Salağın (!) biri telefonunu açık unutuyor ve yaptığı konuşmalar karşı tarafa gidiyor, ama tele kulak var diye inim inim inliyor, ortalığı yıkıyor. İşte bu zavallılar en büyük örneği oluşturabilir. Bir de buna en büyük desteği de medya veriyor ne ilginç bir durum değil mi? Yangına körükle gidilmesi gibi bir şey ama ortada ne yangın var ne de başka bir şey. Peki, yanlış yazılardan, yayınlardan dolayı bir özür dilenildi mi, yaptığımız yayınlar yanlıştı diyen bir açıklama ekranlara getirildi mi? Hayır. Ortaya bir taş atıldı, gitti. Hani bir söz vardır: Gerçek çizmesini giyene kadar yalan dünyanın yarısını dolaşır. Bütün olayları bu söz açıklıyor. O misal sadece olay kirliliğiyle kaldı.

SON SÖZ

Ben ne AKP ne de CHP taraftarıyım. Bunu öncelikle belirtmek istiyorum. Sizden dileğim ve isteğim Kanal D, CNN Türk, Hürriyet, Milliyet, Vatan gibi büyük kanalların sahibi olan Aydın Doğan medyasının ve buna yakın yayın yapan diğer medya kuruluşlarının yaptığı haberlere inanmamanız ve her şeyi sorgulamanızdır. Ne AKP, ne CHP, ne de onları destekleyen ikiyüzlü medyanın verdiği haberlere inanıp yorumlamamanız; haberlere çok dikkatli bakmanız ve kendi yorumunuzu kendiniz yapmanız sizin için en iyisi olacaktır. Saygılarımla… 15 Temmuz 2008

 

 

TOPRAK YOLLARA YOLCULUK BAŞLIYOR

Hayatın oluşturduğu koşullar bizi büyük kentlere göç etmeye zorladı. Biz bu büyük kentlerde savaşmayı öğrendik, yaşamayı öğrendik, yaşama alışmayı öğrendik, birçok şey öğrendik. Bir şey daha öğrendik ki o da bizim keşke böyle bir şey öğrenmeseydik, görmeseydik, yaşamasaydık dedirten cinsten: Memleket Hasreti. Biz içimizi yakıp kavuran bu memleket hasretini gidermek için her yılın özellikle Ağustos ayını dört gözle bekler olduk. Memleketimizle, köyde yaşayan ana, baba, dede ve ninelerimizle, akrabalarımızla yalnızca bu ay içerisinde hasret giderebildik.  İşte yine bir yılda yavaş yavaş Ağustos ayı geliyor. Biz içerimizdeki bu büyük hasreti giderebilmek için sabırsızlanırken yolda ve köyde karşılaşabileceğimiz sorunlar da bizi sinsice beklemekte. Örneğin yıllardır yapılacak denen yollarımız hala toprak yol ve işin daha kötüsü o bizim köylerimize rağbet ettiğimiz Ağustos ayında bu toprak yola bir damla bakım yapılmıyor. Yol silinmiyor. Biz asfalt yolu beklerken toprak yolu silemeyen belediyeler karşımıza çıkıyor. Biz ne yapıyoruz peki? O yollardan geçip, her sene o yollara katlanıp köyümüze ulaşıyoruz. Öyle büyük ki topraklarımıza, memleketimize olan sevdamız hiçbir sorun dinlemiyor. Bunun farkında olmasalardı yollarımız asfaltsız kalır mıydı zaten? Biliyorlar ki memleketimizin insanları ne koşulda olursa olsun gelecektir köylerine. Varsın o tozlu topraklı yollarda arabamız bozulsun, büyük masraflar altına girelim. Yeter ki köyümüze ulaşalım. Eminim bu yazıyı okuyan siz de böyle düşünüyor olmalısınız. O zaman sonuç olarak şu karşımıza çıkıyor: Klişeleşmiş sorun dediğimiz sorunlarımızı sorun yapan ama sorun olmasına rağmen bu sorunları her şekilde kabullenen bizler değil miyiz?

Şunun farkında olalım ki bu yollar ister asfalt olsun, ister toprak olsun; o sene köye gitmek isteyen insanlar buna hiçbir şekilde önem vermeyecek ve yine köyüne gidecektir.

Ben sizlere tepki göstermek amacıyla köye gitmeyin demiyorum ama eğer bu şekilde sürerse inanın biz her sene “yollarımız asfaltlanacakmış duydunuz mu” dedikodularına inanıp, köye vardığımızda hiçbir şey yapılmadığını görürüz. Buna da alıştık zaten. Umarım gelecek yıllarda yanılırım ve kazanan köyümüz olur. Saygılarımla…  21 Haziran 2008

 

SEN HERKES OLMA, HERKES SEN OLSUN!

Dolaşmayı çok seven bir insanım ben. Tek başıma olsun, arkadaşlarla olsun, dolaşırım ve bu illa uzak bir yer olmak zorunda değildir. Yakın yerlerde olabilir.

İşte yine sevdiğim bu işi arkadaşlarımla beraber yaptım ve Kadıköy’e gittim geçen yıl. Keyifli geçmişti. Ta ki Ahmet elindeki boş gazoz şişesini yere atana kadar. Müdahale ettim şakayla karışık ve “Niye yere atıyorsun; az ileride çöp kutusu var, oraya atarsın” dedim. Ahmet şu zamanda bütün insanların sorulan sorulara verdiği klasik cevaplardan birini yüzüme söyleyiverdi: Herkes atıyor. Ben atmayınca mı çevre temiz kalıyor? Ben bunu atmasam bir başkası gözümüzün önünde bir çöp atacaktır muhakkak. İnanın bu cevabı onlarca kez duydum. Karşımda kale gibi yıkılmaz bir düşünce vardı sanki. Ne yapsam da, ne kadar konuşsam da bir işe yaramadığı için, Mümin Sekman’ın Her Şey Seninle Başlar adlı kitabında değindiği gibi öğrenilmiş çaresizliğin bir üyesi oluverdim. Arkadaşıma hak vermemek elde değildi ama her insan kendinden, kendi davranışlarından sorumlu olduğunu unutmasa, asla çözümlenemeyecek bir olay değildi.

Bunları düşünüyordum arkadaşımın yere attığı boş şişeyi yerden alıp, çöpe atarken. Onlar ise gülüyorlardı yaptığım enayiliğe(!). Arkadaşlarımla vedalaşıp evime girdiğimde kendimi televizyonun karşısına attım. Haberlerde bahsedilen bir olay tam düşündüğüm konuya değiniyordu ve “millet yapıyor, ben yapınca mı suç oluyor” diyordu suç işleyen bir kişi. Karamsarlığa düştüm açıkçası. Akşam yatmadan önce bu olayları düşünürken, bütün bu olanlar bir tek düşünceyi ve kurtuluşu getirdi önüme: Sen herkes olma, herkes sen olsun!

Biz yapmayalım ki millette yapmak zorunda kalsın; yapmadığı anlar, bizden bakıp utansın. Biz doğrusunu yapalım ki millet doğruyu alkışlasın ve kendini sorgulasın. Araba yok diye yeşil ışık yanarken geçenlere inat, elli saniye de olsa bekleyelim bizim için yeşilin yanmasını. Biz elimizde çöpü bekletelim çöp kutusu yakında olmasa bile. Niye ben millete özeneyim doğrusu dururken?

Atatürk millet gibi sadece olanları çaresiz gözlerle izleseydi, hangi ülkenin boyunduruğu altında yaşayacaktık şimdi? O ve yakın arkadaşları, “bu ülkeyi biz düşmandan kurtarırız, bu ülkeye biz refahı getiririz” demese, bu kararlılığı göstermese şimdi ne hallerde olurduk? Daha da öncesine gittiğimizde, Fatih Sultan Mehmet “benim atalarım İstanbul’u o kadar kuşattığı halde alamamış, ben de nasıl olsa alamam” diye düşünseydi, İstanbul bizim olur muydu şimdi? Herkesin taşı toprağı altın diyen memlekete sadece biz burayı kuşatmıştık diyerek uzaktan baksaydık ne olurdu orada yaşayan milyonlarca insanın hali? En son olarak milletin birbirine en çok söylediği söz gibi “ne olacak bu memleketin hali” demeyip, bu millete fayda sağlayacak işler yapsak böyle bir düşüncemiz kalır mı? Niye hala her şeyi başkalarından bekliyoruz?

Kendimize ait sorumluluğu yerine getirsek, sorunlarımızın nasıl azalacağını beraber görebiliriz. Yeter ki biz isteyelim ve her zaman diyelim ki: “Ben herkes olmayacağım, öyle işler başaracağım ki herkes bana özenecek.” İnanın bu söz hiç uzakta değil, yalnızca düşüncelerinizin arasında…  21 Mayıs 2008