Car Accident Lawyer
 

Orhan DOĞANGÜNEŞ

dogangunes_1987@hotmail.com

 

 

 

BEREKET

Çocuktum...

İnsanın asıl memleketi olan dönemlerindeydim. Henüz gurbete çıkmamıştım ömür yolculuğunda.

Hayal mayal hatırladığım tatlı günlerin birinde, kahvaltı sırasında,köydeyken denk gelmiştim o sihirli sözcüğe.

"Bereketli olsun!"

Şehirde karşılaştığımı düşünmüyordum. İlk kez duyuyor olmalıydım bu cümleyi:

"Bereket? Allah Allah."

Bir gün de, sahilde balık tutan birine kullanmıştı bu sözü, bir amca:

"Bereketli olsun! "

"Ne demekti bu ya?"

Az desen olmaz.Çok desen tam oturmaz.

"Lezzetli olsun" demekti.Buldum galiba!

Sözlükler yeterli gelmiyordu, bazı kelimelerin anlamlarını bulmada.

Bunu anlamıştım, "ömrüne bereket" ifadesini duyduğumda.

Yıllar geçiyor, hala tam olarak oturmuyordu "bereket" kelimesi kafamda.

Anca anca anlamaya başlıyordum, otuzlu yaşlarımda.

Bereket, öyle bir kelime ki, inanmayana anlatamazsın.

İman yoksa, bu kelimeyi tanımlayamazsın.

Helal üçün, haram beşten fazla olduğunu ispatlayamazsın.

"Daha fazlasını iste" sloganıyla yetişen nesle, "bereket,"çok"tan daha değerlidir" desen de, inandıramazsın.

Kuru kalabalıklar içinde büyüyen çocuklara, "tabutumu taşısın, dört inanmış adam" mısrasını okuyamazsın.

Halbuki bereket, bizim en büyük zenginliğimizdi.

Çayın yanına en güzel giden şey, çikolatalı pastalar değil, samimi sohbetti.

En lezzetli gelen yemek, en lüks lokantada pişen değil, en sevdiklerimizle yediğimizdi.

İzlerken en çok keyif aldığımız maç, en çok gol attığımız değil, dostlarımızla izlediğimizdi.

"Ben seninle, sadece bilmek zorunda kalanların bildiği bir yol üstü lokantasında, yemek yeme ihtimalini sevdim" diyen şairin derdi, acaba yemek yemek miydi?

Bereket, bizim kültürümüzün matematiğe karşı gelen tılsımlı kelimesiydi.

Bereket, maddiyatın "bir tık" ötesindeydi.

Bereket, tok karnına oturulan ziyafet sofralarının, aç karnına yenilen kuru ekmeğin tadını vermemesiydi.

Bereket, besmele ile başlamak, şükür ile bitirmekti.

Bereket, azı değil, azın içerisindeki özü görebilmekti.

Bereket,boş lafları değil, hakikat içeren sözü duyabilmekti.

Bereket, sahte arkadaşların arasından, ahiretlik dostları bulabilmekti.

Şimdi anladım ki, ne büyük bir değerimizdi bereket.

Peki berekete ulaşmak için ne gerek?

Elbette iyi niyet ve biraz da gayret.

Yollar her zaman düz olmaz, zaman zaman da zahmet.

Öyleyse, tüm güzel insanların ömrüne bereket, ceddine rahmet!

Orhan DOĞANGÜNEŞ / 19 Kasım 2018

 

 

Uzun süre olmuştu görüşmeyeli…

Yıllarca telefonda bile konuşmamışlardı. Aslında sağlam bir arkadaşlıkları vardı. Yedikleri içtikleri ayrı gitmezdi.

Beraber üzülür, beraber gülerlerdi. Pek belli etmezlerdi belki ama, birbirlerini gerçekten severlerdi. Aralarındaki duygu bağı, kardeşlikten öteydi.

Artık ikisi de farklı şehirdeydi. Onları ayrı düşüren bir sürü sebep vardı ama en önemlisi, kaderdi.

Genç adam, bir gün çocukluğunun geçtiği yere gitti. Bu şehirde aldığı her nefes farklı bir anıyı tazelemekteydi. Kendini bir tuhaf hissetmişti. Birden aklına eski dostu geldi. Ona büyük bir vefasızlık yaptığını hissetti. Onu aramak istedi, telefonunu eline aldı ve yaptığı vefasızlığın boyutunun daha büyük olduğunu fark etti.

Bir zamanlar “can kardeşim” dediği kişinin numarası telefonunda kayıtlı değildi!

Nasıl olurdu, nasıl silinmişti, neden daha sonra numarasını bir yerlerden arayıp bulmamıştı, anlam veremedi. Kızdı kendine, öfkelendi. Birden aklına sosyal medya geldi. İnternete girdi, zar zor hatırladığı soyadıyla beraber arkadaşının adını arattı. Zor da olsa buldu. Resminden tanıdı. Yıllar onu bayağı bir değiştirmişti. Ancak gülüşündeki samimiyeti hemen hissetti.

“Hey gidi” dedi genç adam kendi kendine. ”Hey gidi… Kan kardeşim, can kardeşim dediğim kişiyi internetten bulacakmışım, iyi mi?”

Genç adam, heyecanla ekledi… Kısa bir süre sonra “eski dost” kabul etti.

Genç adam, arkadaşının profilini inceledi. Ancak gördüklerinden memnun olduğu söylenemezdi. Zira arkadaşının değişimi dış görünüşle sınırlı değildi. Paylaşımları, onun kişiliğinin ve düşüncelerinin de değiştiğini göstermekteydi. Oysa ki genç adam, arkadaşı onu nerede bıraktıysa orada beklemekteydi.

Çekindi genç adam “selam” yazmaya. Tedirgindi. Arkadaşı ona soğuk davranırsa, ne diyecekti.

Ya da daha fenası, ya onu tanımazlıktan gelseydi… ”Kimdiniz, pardon çıkaramadım” deseydi. “İsim bir yerden tanıdık geliyor ama tam olarak anımsayamadım” diye cevap verseydi?

Genç adam tüm ihtimalleri göz önüne alarak sohbet bölümüne girdi.

“Selamun aleyküm can kardeşim” diyerek ilk mesajını gönderdi.

Bir süre bekledi ve cevap geldi…

Arkadaşı ilk önce bir “gülücük işareti” gönderdi. Genç adam sevinçliydi. Arkadaşının kendisine kırgın olmadığını fark etti. Yıllar sonra gelen bu gülücüğün mutluluğunu yüreğinde hissetti.

Gülücüğün ardından gelen cevap ise beklediği gibi değildi.

-Merhaba..

Sadece kuru bir merhaba..

Anılara, yıllara, dostluklarına, ceplerindeki üç kuruşu birleştirerek bir tane ekmek arası döner almalarına, onu ortadan paylaşmalarına, güzel günlerinde yan yana olmalarına, acı günlerinde birlikte ağlamalarına, kader ve kalem arkadaşlıklarına, yıllar sonra sadece kuru bir “merhaba…”

Üstelik “ben Allah’ın selamını kabul etmiyorum” manasına gelebilecek şekilde bir “merhaba”

Sadece “ merhaba..”

Hâlbuki genç adam, vakit namazlarını kılmayı arkadaşından öğrenmişti.

Öğrendikleri her hadisten, dini hikâyeden birbirlerini haberdar etmişlerdi.

Ya birlikte Kur’an öğrenme çabalarına ne demeliydi?

Genç adam bunları düşünürken arkadaşı bir mesaj daha gönderdi.

-Nasılsın?

Genç adam cevap veremedi. Nasıl olduğunu kendisi de bilmemekteydi.

Yoksa birlikte sabah namazına Eyüp Sultan’a gittikleri arkadaşı bu değil miydi?

Sahi, her görüşünde “vay can kardeşim nasılsın” diyen eski dostu neredeydi?

DEVAMI GELECEK..... Orhan DOĞANGÜNEŞ  26 Ağustos 2013

 

 

İÇKİ YASAKLANMALI MI?

Iğdır'da mangal keyfi yapan üç arkadaş..

Yaşları henüz yirmi..

Hayata dair kimbilir ne hayaller beslemişlerdi.

Gençler, muhtemelen büyümenin/büyümüş görünmenin/adam sınıfına konulmanın sembolü olarak keyiflerine alkolü de davet ettiler.

Ve bedelini ağır ödediler..

Sarhoşluk etkisiyle çıkan bir kavga, mangal şişiyle öldürülen bir arkadaş..

Ölene mi yansak, yoksa öldürene mi?

Mahvolan, kaybolan, yitip giden hayatlar.

Ya aileler?

Ya geride bıraktıkları?

Ne için? Sadece boş, anlamsız, lüzumsuz bir “keyif “için.

Yazımın başlığını içi boş özgürlük nidaları ya da çağdaşlık hikayeleriyle değil, empatiyle cevaplamalı.

İçki yasaklanmalı mı?

Bu soruyu aslında içki yüzünden yıkılan ailelere, sönen ocak sahiplerine, ömürlerini hapiste çürütenlere, iffetlerini kaybedenlere sormalı.

İçki yasaklanmalı mı?

Ahlakı bozulanlara, yanlış yola sapanlara, anlık hatalarının karşılığında yıllarca hapis yatanlara, içki masalarında malını mülkünü satanlara ve de batanlara sormalı.

İçki yasaklanmalı mı?

Lise caddelerinde biraz dolaşmalı.O pırıl pırıl gençlerin içki denilen pislik yüzünden ne derece hayvanlaştığına şahit olmalı.Sonra bu konuya yeniden kafa yormalı.

İçki yasaklanmalı mı?

Ayetle ve hadisle kesin bir şekilde yasaklanan, lanetlenen, aklı örten, toplumun ahlak ve namusuna kasteden, insanlığa zulmeden, bereketi yok eden, tüm güzellikleri mahveden, trafik canavarları üreten, masum insanları canından eden…

İçki yasaklanmalı mı?

Bu soruyu Müslümanlar gündemine almalı, tartışma konusu yapmalı, dildeki dindarlığı ve muhafazakarlığı sosyal hayata taşımalıdır.

İçki yasaklanmalı mı?

Müslümanlar artık batı yalakalığı adına verdiği tavizlerden vazgeçmeli, sözde çağdaşlık amacıyla yaptığı soytarılıklara “dur” demelidir.

İçki yasaklanmalı mı?

Bu sorunun cevabı artık bir demokrat gibi değil, bir Müslüman gibi verilmelidir..  
Orhan DOĞANGÜNEŞ  21 Mart 2013

 

 

ŞAPKA’DAN ÇIKAN MEDENİYET

“Ne olur” diye soruyordu Kel Ali “ne olur yani, başındaki sarık da çaput, şapka da, sarığı çıkarıp şapkayı taksan ne olur?”

Atıf hoca, asilliği ile cevap veriyordu,”Reis bey, arkanızdaki Türk bayrağı da çaput,İngiliz bayrağı da,Türk bayrağını indirip İngiliz bayrağını assanız ne olur?

İskilipli Atıf Hoca, şapka inkılabından(!) daha önce yazmış olduğu bir kitap yüzünden idam edildi.

Ve daha niceleri…

Bugün kendilerine devrimci diyen insanlara bu konuyu açtığınızda, onların meseleyi hak, hukuk ve özgürlük çerçevesi içerisinde değerlendirip Atıf Hoca’yı haklı bulmalarını beklersiniz.

Ama ne yazık ki çok beklersiniz…

Çünkü Atıf Hoca adı üstünde bir hocadır ve ne yaparsa yapsın “hatalıdır, yanlıştır”, çünkü o “cahildir geri kalmıştır”.

İnsanlar bunu kabul etmese de ortada kapı gibi bir “İslam düşmanlığı” vardır.

Bu millet Kurtuluş Savaşı’nda mücadele ettiği, kanını canını verdiği düşmana, savaşı kazandıktan ve onları memleketten attıktan sonra niye benzemeye çalışsın?

Müslümanlar, Şapka İnkılabı’nı kabullenemezdi, kabullenmedi.

Peki, o şapkayı takmamak için kellesini veren kahraman dedelerin torunları şimdi ne yapıyor?

Ne yapacak, imamları, hacıları, Müslümanları alaya alan, nefret ettiren Yeşilçam saçmalıkları ile yatıp kalkıyor.Yetmiyor, Osmanlı tarihini yalanlar ve iftiralar ile karalayan ahlaksız televizyon dizilerine bağlanıyor.

Yetmiyor, sosyal hayatın her noktasında İslam’ın ilkelerini bir kenara bırakarak “çağdaş ve modern” anlayış ile hareket ediyor. Kadın erkek ilişkilerindeki hassasiyeti ve mesafeyi göz ardı edip, karman çorman, sulu, seviyesiz ve cıvık bir toplumsal ilişkiyi destekliyor.

Yetmiyor, baba parasıyla parka(ille de yeşil olacak) alan keratalar kendilerini “emekçi” ilan ediyor. Başta din olmak üzere, bu toplumun tüm milli ve manevi değerlerine saldırıyor. Üniversite ve lise kantinlerinde kızlarla laklak yaparak devrimi gerçekleştirmeye ve memleketi kurtarmaya çabalıyor.

Ve her fırsatta İslami değerlere, vicdana, insafa, ahlaka nefret saçıyor.

Velhasıl, şapkadan çıkan medeniyet ancak bu kadar oluyor.

Peki, çok bilmiş modern neslin, gericilik dediği sarık ne anlama geliyor?

Osmanlı’da sultanlar öldükten sarıklarıyla kefenleniyor du. Sarık, ölümden sonra ki hayatı hatırlatıyordu. Yani ilericiliğin zirvesine oynuyordu.

Sahi, sizin modern şapkanız neyi temsil ediyor?

Orhan DOĞANGÜNEŞ / 07.02.2013

 

 

ÇARPIK DİNDARLIK
Çarpık kentleşme, yerleşim düzeninin plansızca olması,binaların düzensiz bir şekilde yapılması ve kentleşmenin hoş olmayan tarafı olarak tanımlanabilir.
Çarpık kentleşmenin göze hitabı olumlu değildir.Çarpıklık,kentin güzelliğini gölgelemektedir.
Peki ya,”çarpık dindarlık” kavramından ne anlayabiliriz?
 Samsun’da, üniversite durağından kalkan tramwaydayız.Üniversite öğrencileri hızları sayesinde bütün koltukları kapmış durumda.Hastaneden gelenlerin çoğunluğu ayakta.70’li yaşlarda bir teyzemiz bir yerlere tutunma çabasında.Burnunun dibinde kapalı bir kız.Yanında erkek arkadaşı.Muhabbet,kıkırdamalar,samimi tavırlar had safhada.Teyzem ayakta,teyzem hasta.Kimin umurunda?Gençler eğlence arayışında.
Teyze,şaşkın,üzgün,kırgın, öfkeli.Dilinde “böyle kapalılık, böyle muhafazarlık yerin dibine batsın” sitemi.
Benim için önemsiz olan bir ayrıntı.Teyze,açık ve de yakasında CHP rozeti takılı.
Ama önemli olan şu ki,hem yaşlı hem de kanser hastası.
Oradan badem bıyıklı bir delikanlı atlıyor.
-Teyze kapalı olmakla,muhafazakarlıkla,yer vermenin ne alakası var!
Vay benim İslam’dan habersiz,şekilci kardeşim!
Bir yaşlı,bir ihtiyar,bir hasta ayakta kalacak,sen de bacak bacağa atıp karşısında oturacaksın.Sonra da sırf başın kapalı diye,bıyığın var diye, muhafazakarlık taslayacaksın.
Hadi oradan!
Bu nasıl bir dindarlık anlayışıdır ki,saygıyı kapsamıyor.Bu nasıl bir dindarlık anlayışıdır ki,başını kapatan,bıyık bırakan yırtıyor!
Kalp nerede kaldı,tatlı dil nerede kaldı,merhamet nerede kaldı?
Söyleyin yahu,Hz Peygamber’in güzel ahlakı nerede kaldı?
Hz Yusuf’un iffeti,Hz Ömer’in adaleti,Hz Ali’nin mertliği nerede kaldı?
Söyleyin yüzeysel dindarlar,Hz Mevlana’nın derinliği nerede kaldı?
Ve en ayıbı,en çirkini,en yanlışı,bıyıklı kardeşin teyzeye lafı:
“Teyze,hem başın açık,hem de CHP’lisin,senden din dersi mi alacağız!”
Kes kardeşim o bıyığı,kes ki gören seni dindar sanmasın.Kes ki senin üzerinden Müslüman gençler yargılanmasın.
Şimdi biz sırf başındaki örtü yüzünden o kız ne yaparsa savunacağız,yakasındaki rozet yüzünden de o teyze ne derse karşı çıkacağız öyle mi?
Vay arkadaş,dindar olmak ne kadar da kolaymış! Meğer dinini yaşamaya çalışan büyüklerimiz boşuna uğraşmış!
Faiz haram deyip kul hakkının anasını ağlatanlar,içki içene küfür edip,gıybeti ağzından düşürmeyen insanlar,başörtüsünü moda yapıp,podyuma taşıyanlar,üç kuruş para kazanacağım diye saçma sapan kapanma tarzları üretip tesettürün ruhuna fatiha okuyanlar,apartmanlarının kapısının önüne “mülk Allah’ındır” yazıp,iki ay kira ödeyemeyen gariban vatandaşı kışın ortasında kapıya koyanlar..
CHP’li de olsa,teyzem haklıdır.Böyle muhafazakarlık yerin dibine batsın!
Batsın ki ortaya daha güzel,daha insani ve daha İslami bir yaşam tarzı çıksın. 30 Mayıs 2011

 

Geri gel ey çocukluğum.

Kardan adamımın her kış gelmesi gibi geri gel.

Soğuktan donmak üzereyken bile, onu bitirmeden eve girmememin hatrına geri gel.

Buz gibi kış günlerinde, okul yolunda tir, tir titreyerek kurduğum hayaller hatrına geri gel.

İlkokul öğretmenimin, gözlerime baktığında, sanki dünyanın en önemli insanı benmişim duygusuna kapıldığım o masum kişiliğimin hatrına geri gel.

Geri gel ey çocukluğum,

Kızarmış ekmek kokunu da getir gelirken. Çünkü sen gideli ekmekler bile eskisi gibi kızarmıyor.

Sen gideli portakallar eskisi gibi kokmuyor.

Rüzgâr da artık eskisi gibi esmiyor. Kalbim eskisi gibi çarpmıyor. Vicdanım paslanıyor. Bir dilenci çocuk görünce sızlamıyor. Dünyadaki bütün çocukların mutluluğu hak ettiği düşüncesi beni heyecanlandırmıyor. Barış şarkıları dönmüyor artık dilimde. Yemek yerken acaba şu an aç olan çocuk var mı sorusu olmuyor fikrimde.

Çocukluğum, sen gideli bencilleştim mi ne?

Sen varken mutlu olmak da kolaydı. Alman kalede gol atabildim mi, dünyanın en mutlu insanı bendim değil mi?

Sen gideli kıymetim de bilinmedi iyi mi?

Oysa hatırlarsan dünyanın en yetenekli insanı bendim.

Saklambaçlarda, öyle bir saklanırdım ki mesela, kimse yerimi bulamazdı. Körebedeki ebeliğim uzun olmazdı. Yakar topta herkes benle ayni grupta olmaya çalışırdı. İstopta, benden çekinirler, ismimi söyleyip ebe yapmazlardı.

Bir tek iyi top oynamayı beceremedim, o kadar kusur kadının kızında da vardı.

Sahi çocukluğum, sorardım ya hep “hangi kadının” diye, oradaki "kadın" değil "kadı"ymış meğer sen gittikten sonra onu da öğrendim.

Çocukluğum. Gidişine kızmaya bile vakit bırakmadın. Öyle bir gittin ki, hiç çaktırmadın. Senden sonra çocukluk ile erginlik arasın da bocaladım. Hatta sana kızdım. Büyümeyi iyi bir halt sanıp, seni yıllar boyu beni oyalamakla suçladım.

Şimdi anladım.Senin tadın bir başkaymış çocukluğum.

Haydi,bir günlüğüne de olsa gel artık.Eskisi gibi olsun insanlar.Fitne fesat kalmasın yüreğimizde. Herkesi kendimiz gibi sanalım. Evet, belki yine aldanalım. Bir tatlı söze, bir güzel cümleye gönlümüze aldıralım. Kendini çakal sanan terbiye yoksunu arkadaşlar tarafından kandırılalım. Olsun be, bir günlüğüne safı oynayalım.

Çocukluğum. Senin gibi saf ve tertemiz düşünmeyi özledim. Senin gibi önyargısız davranmayı insanlara. Senin gibi iyimser bakmayı hayata.

Özledim çocukluğum, kalp kırmayı en büyük günah saydığım anlayışı. Kimseye söylemeden gönlümde büyüyüp, yeşertip, bitirdiğim aşkları. Dünyanın en iyi insanlarının benim etrafımdaki insanlar olduğu zannını. En büyük duamın iyi bir insan kalabilmek olmasını.

Büyüklerimden korktuğum için değil, onları kırmamak için, karşı koymamamın adına..Kalbim kırıldığında ise kimseye söylemeden geceleri yastığıma akıttığım gözyaşımın hatrına..

Güzelliğin,saflığın,umudun hatrına..

Geri gel ey çocukluğum.Bir günlüğüne de olsa geri gel.

Allah aşkına.. 10 Ocak 2010

 

Hayvan Hakları Savunucusu Grup: Hepimiz Hayvanız !

İlginç değil mi?Bu başlığı ben de gazetede görünce şaşırmıştım.Ama olay tamamen gerçek.Hayvan haklarını savunmak amacıyla eylem yapan bir grup,kelimesi kelimesine "hepimiz hayvanız" sloganını kullanmıştır.

Tamam,eylemin amacı çok güzel,gerekli ve gayet yerinde bir tepki.İnsan olan herkes tüm canlılara yapılan haksızlıkları karşı çıkmalıdır,en azından sesini çıkarmalıdır.Ama fikrimce bu iş "insan" kalarak da yapılabilir.

Zaten mesele hayvan haklarına "insanca" sahip çıkabilmektir.Bir grubun hakkını korumak için ille de o grubun üyesi olmak gerekmemektedir.

Tıpkı Hrant Dink'in cenazesinde "Ermenileşmeye" gerek olmadığı gibi.Biz orada bir Ermeni'nin kalleşçe öldürülmesini Türk kalarak protesto edebilmeliydik,beceremedik.

Toplum olarak ne yazik ki kitlesel eylem yapma konusunda başarılı olamıyoruz. Ya hiç ses çıkarmıyor,üç maymunu ya da Hz Ali'nin dediği gibi dilsiz şeytanı oynuyoruz yahut da fazla heyecanlanıp,olayı abartıyoruz.

Evet sizin de tahmin ettiğiniz gibi bu yazı "yumurta" meselesi hakkında.

Geçtiğimiz günlerde ayni üniversitede bir grup isyankar arkadaş önce Süheyl Batum'u protesto etmiş,daha sonra da hızlarını alamayarak Burhan Kuzu'yu yumurta yağmuruna tutmuştu.

Birincisi,yumurta kafada değil,tavada güzeldir.İkincisi bu arkadaşlar öğrenci falan da değildir.

Tamam,resmiyette belki öğrencidirler.Ama basın ve yayının ısrarla vurgulamaya çalıştığı gibi öğrencilerin temsilcileri değildirler.

Peki kimdir bu yumurtacı kardeşler?

Bunlar kendilerini "kollektif" olarak tanımlayan bir siyasi gruptur.Üniversite kantinlerinin masalarına slogan yazarak,periyodik zamanlarda eylem yaparak, konferans vermeye gelen fikir adamlarına ya da siyasilere yumurta atarak vatanı kurtarmaya çalışan insan topluluğudur.

Lakin belirtmekte fayda var, bunlar diğer sol gruplardan farklı olarak,biraz daha dine yakındırlar.Mesela eylemlerini Cuma günleri tam da namaz vaktine getirmeyi pek bir severler.

Hoş, insanın aklına "acaba ülkücüler namazda oluyor diye mi o vakitte yapıyorlar" sorusu geliyor ama bence öyle değil.Meseleye hüsn-ü zan ile yaklaşmak lazım.Adamlar eylemlerini mübarek bir vakitte gerçekleştirmek istiyor olabilirler.

Peki amaçları nedir? Kışkırtmak,kavga çıkarmak,kaos oluşturmak.

Ve şunu da gördüm ki bu arkadaşlar boş değil.Arkaları sağlam.Öyle olmasa yaptıkları her eylemin ardından kanallar "öğrenciler isyanda" diye haber yapmazlar,gazeteler bu arkadaşları "öğrenciler" olarak tanımlayıp başlık atmazlardı.

Senaryo bellidir.Aynen geçmiş dönemlerde olduğu gibi darbe planları yapılacak,bir grup kullanılacak ve bunlar üzerinden medya yönlendirilerek toplum gerilecek,gerdirilecektir.

Kollektif kardeşler,bu oyunda bir piyondan ibarettir.Muhtemel bir darbede,ilk "darbe"yi yiyecek kendileridir.

Peki,gerçekten öğrenci olanlar tepkilerini nasıl dile getirmelidir?

Kardeşim,sen anayasa hukukunu Burhan Kuzu'dan daha mı iyi biliyorsun?Ya da siyasetten,Süheyl Batum'un anladığından daha mı çok anlıyorsun?O halde dinle adamı,önce konuşsun.Sonra söz al,çürüt bütün tezlerini, söyle bütün sözlerini,yumurta ile değil,fikirlerinle sarart karşındakileri.

Sen hem adamı konuşturmuyorsun,hem de sosyallikten,demokrasinden bahsediyorsun.

Bırak bu işleri.

Eylem görmek istiyorsunuz Genç Sivilleri izleyin.Adamlar hem zeki,hem renkli.Hem solcu,hem alevi.Hem türbanlı hem de ilerici.Üstelik bunlar hakikaten öğrenci.

Öyle batıdan çalma,çakma eylemlerle olmuyor bu işler.Bush'a atılan ayakkabının ardından Marmara'da IMF temsilcisine ayakkabı atmamış mıydı bizim özentiler?

Sahi,o atılan ayakkabı da Amerikan markalıydı değil mi?

Bilmem anlatabildim mi? 1 Ocak 2010

 

BİR YORUMUN ARDINDAN
 
Adamın biri, sürekli olarak balığa çıkmasına karşın, eli hep boş dönüyormuş.Bir gün açmış ellerini ve Allah’a dua etmiş:
-Allah’ım, eğer yarın bana balık tutmayı nasip edersen,tuttuğum ilk balığı komşuya götüreceğim,onlara yedireceğim.
Ertesi gün olmuş. Bizimkisi “Ya Allah” demiş, oltasını sallamış.Olta bir şeye takılmış.Çekmiş yukarı.Bir de bakmış ki,büyük mü büyük,etli mi etli,kocaman bir balık.Adam ettiği duayı hatırlamış.Ne yapacağını şaşırmış.Balığa bakmış,bakmış ve kendi kendine şöyle demiş:
-Yahu, bu balık da komşuya verilmez. En iyisi bunu ben yiyeyim,bir daha tutabilirsem onu komşuya götüreyim.
Adam bunu der demez, balık oltadan kurtulmuş ve denize atlamış.Adam çaresiz, ellerini yukarı açmış ve şöyle demiş:
-Ey güzel Allah’ım, sana da hiç şaka yapmaya gelmiyor!
Evet, Allah ile şaka yapılmaz.Dini konular,şakaya,alaya,gırgıra gelmez.
Geçtiğimiz aylarda “Küskünlük Üzerine” isimli bir yazı yazmış ve birkaç sitede yayınlatmıştım.Yazı özet olarak,birbirine küs olan iki ihtiyar amcanın Cuma namazı esnasında barışmasını konu alıyor ve dinimizin barışa verdiği öneme vurgu yaparak küskünlüğü yasakladığını anlatıyordu.Sitelerimizin birinde yazıya şu şekilde bir yorum geldi:
-  Barışmak için Cuma namazına mı gitmeliyim sayın hocam?
Sizin de fark ettiğiniz üzere yorum alaycı bir tavır içermekteydi. Dahası bu yorumu birkaç kişi de beğenmişti. Hoşlarına gitmişti. Böyle önemli konularda sulu ve gayri ciddi bir yorum yapılması onları gülümsetmişti.
 Kızdım.Ne diyeceğimi bilemedim.Önce o hırsla klavyeye sarıldım.Uzun uzun yazmaya çalıştım.Sonra vazgeçtim.Hepsini sildim.Ne diyecektim?Böyle bir yazıya,böyle bir yorum yapan kişiye ne cevap verecektim?
Düşündüm.Empati kurmaya çalıştım,kuramadım.Ama sonunda şu kanıya vardım:
O insanlar,dini korkulacak,ürkütülecek bir kavram olarak tanımışlardı.O insanlara İslam,İslam düşmanları tarafından anlatılmıştı.
Şüphesiz ki bunda bizim de payımız vardı.Biz İslam’ı doğru anlamak,doğru yaşamak ve doğru aktarmak için ne yapmıştık?
Sahi,Kur’an’ı,  anlamını ve verdiği evrensel mesajı dışlayarak, elif be’den öteye taşıyamamak “O’nu okudum” diyebilmek için yeterli miydi?
Sahi,Hz Muhammed(s.a.v) Efendimiz’in hırkasına ve sakalına sahip çıkmak ama bunun dışında O’nun ahlakını ve kişiliğini bir kenara bırakmak , gerçekten de samimi bir Peygamber sevgisi miydi?
Biz değil miydik dini her önümüze gelenin görüşlerine, karşılaştığımız her sakallı dedenin anlattığı hikayelere, mahalle aralarında türemiş her ”hocayım” diyenin ilimden nasipsiz sohbetlerine, TV’de mikrofonu kapan her medyatik din bilgini geçinenlerin sözlerine göre yaşayan?
Biz değil miydik dini Kur’an’ın dışında herşeye göre,en çok kafasına göre yorumlayan, Kitab’a uymayan,hatta yeri geldiğinde “Kitab’a uyduran..”
Şimdi “bu insanlar niye dine düşman,niye dini anlamıyorlar” diye kızmamıza, bağırmamıza hakkımız var mı?
Acaba biz dini hakkıyla anlayıp, anlatmayı başardık mı?
“İyi ama hırsızın hiç mi suçu yok” sorusu bizi kurtarmaz. Bizim yapmamız gereken, “acaba bu konudaki eksiğimiz,yanlışımız ne” diye araştırarak, “bizim suçumuz ne” sorusuna cevap aramaktır.
 Tabi, “Fatmagül’ün suçu ne” sorusuna cevap aramaktan vakit kalırsa…
22 Aralık 2010

 

KÜSKÜNLÜK ÜZERİNE

Uzun süredir konuşmayan ve ayni mahallede oturan iki komşunun hikayesi...
Küsler... Kim bilir hangi anlamsız sebepten birbirlerini üzmüşler.Neredeyse tüm mahalle araya girse de faydasız,konuşmuyorlar.İnat etmişler!
Günler günleri, aylar ayları kovalamış.Bazen birbirlerini alışverişte görmüşler,bazen mahallede kaçamak bakışlarla süzmüşler.
Ne de olsa eski arkadaşlar. Birlikte ne güzel günler geçirmişler.Birlikte çocuk olmuşlar,birlikte büyümüşler...
Birbirlerinin düğününde oynamışlar. Yakınlarının cenazelerinde ağlamışlar. İyi günde, zor günde hep yan yana olmuşlar. Yardımlaşmışlar.
Fakat fesatların fesat olan insanlar onları rahat bırakmamış. Aralarını bozmuşlar. Onlar ise anlık öfkeleriyle kalkıp, zararla oturmuşlar.
Senelerin arkadaşlığını bir anda noktalamışlar.
Bir Cuma Namazı vakti...
Cami kalabalık, cemaat sıkışık, İmam Efendi ısrarla,"safları sık ve düzgün tutalım" ikazında bulunmakta. Bizim huysuz ihtiyarların bir tanesi ayakta. Bir kişilik boş yer var, var olmasına ama...Küs olduğu diğer ihtiyar amcanın yanında...
Birkaç saniyelik düşünme aşaması... Çare yok, gidecek ve yanında namaza duracak.
Cemaat durumun farkında, Belki de bu yüzden kendisine başka bir yer açmamakta.
Ve bizimkisi oturur, Yine kaçamak bakışlarla "eski dostunu" süzer. İkisinde de bir tatlı utanma, şirin bir heyecan ve görülmeye değer, saygılı bir tavır..
Namaz vakti yaklaşır ve sanki  müezzin de anlayarak olayı, yavaş, yavaş ağır ağır, cümlelere vurgu yaparak okur ezanı...
Birden gözleri kesişir.Bakışları yakalanır birbirlerine Ezanın vermiş olduğu manevi hal ile ve yılların hasretinin duygusallığı içerisinde, bir anda tebessüm belirir yüzlerinde..
Birbirlerinin ellerini tutarlar. Lakin gözyaşlarını tutamazlar... 
İşte bizim dinimiz böyle güzel ,böyle hoş, böyle temiz bir din...
Fakat ya o namazda buluşmasalardı.. Ya  barışmasalardı.. Ya sağ iken birbirleri ile kucaklaşamasalardı.. Ya bu küskünlük onlar ile kabire taşınsaydı...
Olayın günah boyutuna mı yanarsınız,yoksa yüreklerin kırgın ayrılığına mı?
Bizler o iki tatlı amca kadar şanslı olmayabiliriz.Varsa yüreğini kırdığımız biri, hemen tamir etmeliyiz..
En azından denemeliyiz. Çünkü Allah (c.c) bizden bunu istiyor..
. 1 Ekim 2010 

 

İSLAM’IN PSİKOLOJİK RAHATLAMAYA ETKİSİ

Bir televizyon programında Dr.Ender Saraç’ın stresli olduğunu söyleyen bir izleyiciye vermiş olduğu tavsiye gerçekten anlamlı ve üzerinde düşünmeye değerdi:

“Esma’ül Hüsna’yı anlamlarını bilerek tekrarlamak insanın psikolojik olarak rahatlamasını ve kendisini iyi hissetmesini sağlar.”

Gerçekten de öyleydi.Ben şahsen ne zaman bunalsam,sıkılsam,hayatın olumsuzluklarına karşı güçsüz kalsam, gücü ve kudreti sonsuz olana sığınmak ve ondan destek almak isterdim.

Düşünün, bazen öyle zamanlar oluyor ki,somut bir sebep olmasa bile,belki anlamsız kaygılar belki de hoş olmayan birikimler canımı sıkmaya ve içimizi karartmaya yetiyor.İnsan her zaman neşeli,keyifli ve güleryüzlü olamıyor.Zaman zaman sıkılıyor.Güncel tabiri ile strese giriyor.Negatif enerji ile yükleniyor.

Çoğu zaman da sebepler bizi strese itiyor. En güvendiğimiz insanlar,inandığımız işler,bağlandığımız hayaller,bizi yarı yolda bırakıyor,ters gidiyor,suya düşüyor.Çünkü insan ve insanoğlunun yaptıkları işler kusurludur,hatalıdır,eksiktir.Her insanın bir nefsi ve kul tarafından yapılan her işin bir yanılma payı vardır.Bu pay mutlaka göz önünde bulundurulmalıdır.Bulundurulmazsa ve bir insana ya da kul işine yüzde yüz bağlanılırsa,hata yapma ya da olma ihtimali hesaba katılmazsa her daim hayal kırıkları yaşanır,yaşanmaktadır.

Peki ne yapmalı?Derin düşünebilen tüm psikologların,hekimlerin,ilahiyatçıların ve de tasavvuf ehlinin sözüne kulak asmalı. "O nesneler mi üstün yoksa, çaresiz kalıp Kendisine yalvaran insanın duasını kabul edip sıkıntısını gideren ve sizi dünyada halifeler yapan Allah mı? Hiç Allah ile beraber başka tanrı mı olur? Elbette olmaz! Ne de az düşünüyorsunuz! (Neml Suresi, 62)” diyen ayeti anlamaya çalışmalı.

Psikolojik anlamda insanı rahatlatan ve kalbin ferahlamasına vesile olan İlahi şifalardan birisi de şüphesiz ki İnşirah Suresi’dir. “Elem nesrahleke sadrek” ile başlayan ve daha ilk ayetinde bir etki bırakan bu sürenin faziletleri incelendiğinde,ruhsal daralmalara karşı bir ilaç niteliğinde olduğu görülecektir.

İnsanı hasta eden en önemli etkenlerden birisi bünyesinin zayıf düşmesi yani savunma mekanizmasının yeteri kadar etkili olamamasıdır.Bu mekanizmayı yönlendiren ana güçlerden birisi de şüphesiz moraldir.Moral bozukluğu,insanın bağışıklık sistemini çökeltebilir ve vücut dengesini olumsuz yönde değiştirecek virüslere davetiye çıkarabilir.”Her kimin huyu kötü olursa kendi nefsini sıkıntıda tutar ve her kimin kederi çok olursa kendini hasta eder”hadis-i şerifi dikkatlice analiz edildiğinde insanı strese sokan sebepler arasında kötü huya sahip olma yani İslam’ı tam anlamıyla yaşayamama özelliği dikkat çeker.

Hayatın tüm olumsuzluklarına karşı isyan bayrağı açmak ve aciz olan insanlık ile dünyaya meydan okuduğunu sanmak ancak ucuz kahramanlıktır.Ancak besmele ile yola çıkmak ve fani olana karşı Baki olana sarılmak farklıdır.

Evet,imanı sağlam olan insan dünyaya meydan okuyabilir.”Ey Allah’ım benim çok büyük dertlerim var yerine,ey dertler benim sizden büyük bir Allah’ım var” diyebilir.İman edip güzel işlerde bulunursa ve Allah’ın rızasını kazanırsa tüm dünyayı ve dünyalığı ayaklarının altına alabilir. "Erkek olsun, kadın olsun, bir mü'min olarak kim salih bir amelde bulunursa, hiç şüphesiz Biz onu güzel bir hayatla yaşatırız ve onların karşılığını, yaptıklarının en güzeliyle muhakkak veririz  " (Nahl Suresi, 97) ayeti bize bu vaadi vermektedir ve Allah vaadini eksiksiz yerine getirendir.

Sözün özü; içimizi daraltan üç günlük dünya sorunlarına karşın ebedi cenneti düşünmeli ve Allah’ın güzel isimlerini anarak kendimizi dinlendirmeliyiz.

Çünkü, kalpler yalnızca Allah'ı anmakla huzur bulur." (Rad Suresi, 28 )   25 Ağustos 2010

 

Beş vakit yaşamak…
Güne ezan ile başlamak…
Hatta, ezanın biraz daha öncesinde kalkmak. Nur çırasını yakmak. Seher vaktinde hem gerçek, hem de mecaz anlamda “uyanık” olmak… Allah’ı ve Resulü’nü anmak. Tefekküre dalmak…
Ezanı dinlemek, dinlemek ne kelime, hissetmek!
Cümleleri tekrarlamak.”Essalatü hayrün minel nevm”in farkında olmak…
Haydi kalk! Ne yatıyorsun! Duymuyor musun “namaz uykudan hayırlıdır” diyen sesi. Duymuyor musun seni “kurtuluşa” çağıran daveti? Bilmez misin “sabah namazının sünneti dahi dünya ve içindekilerden daha hayırlıdır” diyen hadisi...
Bırak bütün boş işleri. Bırak sana dünyada da ahirette de faydası olmayacak boş sözleri.
İslam’a gel, huzura gel! Güven, iman et, çalış, tercihlerini ve seçimlerini helal-haram çizgilerini göz önünde bulundurarak belirle. Elinden geleni yap. Sebepleri yerine getirmeye çalış. Sonucu Allah’a bırak. Rahat et, kurtul!
Öğle ezanında, düşün yeniden…
Bak gün öğle oldu. Vakit geçiyor. Gün ile birlikte, ömür de bitiyor. Geriye kalan nefes sayın tükeniyor. Her geçen saniye ölüm vaktin yaklaşıyor. Verdiğin sözü tut. Secdeye git!
İkindi, ah o ikindi… Öyle bir vakittir ki ikindi, onu kaçıranın hali, dünyada sahip olduğu bütün her şeyini, malını, mülkünü, evlatlarını yakınlarını… Bir anda, bir yangında, bir afette kaybetmiş insanın hali gibidir. Gözünün önüne getir o manzarayı. Ne kadar da acı! İyi düşün… Hala mı kılmayacak namazını?
Akşam… Bak güneş batıyor. Halbuki, daha doğalı ne kadar olmuştu ki? Vakit çok hızlı geçiyor değil mi? Pişmansın, farkında değilsin. Ya da farkındasın da, değilmiş gibisin… Yüreğin ağlıyor, görmemektesin. Tevbe et, abdest al, akşam namazıdır bu, gecikme, geciktirme!
Ve yatsı... Bitti işte gördün mü? Hani bitmezdi, hani daha çok vaktin vardı. Daha güneş yeni doğmuştu, daha yolun başındaydın, ne oldu? Bak dışarıya, etraf sabahki gibi mi? Bak kendine, yüzün eskisi gibi mi? Hala vaktin varken, ayrıl boş işlerden.
Namazını kıl, uykuya hazırlan. Namazını kıl, ölüme hazırlan.
Allah kabul etsin! 22 Haziran 2010 Salı
 

 

ANLAYAMAZLAR

Anlayamazlar…

Dünyaya ve hayata “onlarla” ayni göz ile bakmadıkları sürece, anlayamazlar…

Üniversiteyi bitirir bitirmez aileleriyle hasret bile gidermeden belki de haritada yerlerini bile bilmedikleri ülkelere “Kur’an ve İslam aşkına” gidenleri anlayamazlar.

Peygamber Efendimizin “bir gün benim adım güneşin doğup battığı her yere ulaşacaktır” sözünü bilmedikleri için anlayamazlar.

Bilseler dahi ideali yüreklerinde hissetmedikler için anlayamazlar.

Günah işleyebilecek her türlü kapasite ve potansiyele sahipken, nefislerine ve şeytana meydan okuyarak, vakitlerini Kur’an hizmetlerinde geçiren “nur” yüzlü gençleri anlayamazlar.

Üniversite hayatları boyunca her türlü günahtan ve namussuzluktan sakınan iffet abidesi aslan yürekleri anlayamazlar.

Alkolün damlasını dahi ağzına sürmeden yaşayabilmeyi başaran gençleri anlayamazlar.

Kendilerine benzemeyen bu insanları “öteki” diye tanımlayan, ibadet eden herkesi “gerici” diye adlandıran, kendilerini bu ülkenin soyluları sayıp, vatanın tapusunun babalarının üzerine olduklarını sananlar, mütevazi, sabırlı, güler yüzlü, hoşgörülü, merhametli gençleri anlayamazlar.

Kendi çocukları koftiden sevdalar uğruna birbirlerini öldürürken, genç kızlar sahip oldukları en değerli şeyin farkına varmaz ve onu her önüne gelenle paylaşırken, liseliler okula “bıçak” ile gidip gelirken, televizyon dizileri, toplumun manevi değerlerinin içini boşaltırken, geleceğin güvencesi olması gereken gençler içki masalarından kalkmazken, sokakta dahi yürüyecek hali kalmayıp bu güveni boşa çıkarırken, onlar “Kur’an gönüllülerinin” ne yapmak istediklerini anlayamazlar.

Dünyayı başıboş sananlar, ahiret derdi olmayanlar, bu hayatta yaptıkları her şeyin yanlarına kalacaklarına inananlar, huşu ile kılınan bir namazın tadına varmayanlar “meşru daire keyfe kafidir, harama girmeye lüzum yoktur” ilkesinin ne anlama geldiğini anlayamazlar.

Bir yetimin başını okşamayanlar, bir fakire yardım eli uzatmayanlar, bir garibanın gönlünü almaktan aciz olanlar, İslam’ın özünü anlayamazlar.

Dünyanın öbür köşesinde, Afrika’da, Amerika’da, Avrupa’da Hz Muhammed ismini duymayan birisine bu ismi öğreten, tanıtan ve belki de onun Müslüman olmasına vesile olan bir insanın gönlünde kopan fırtınanın, nasıl bir şey olduğunu anlayamazlar.

Gönlüne kilit vurulanlar, dindar üzerinden dine düşman olanlar, ezan sesini kısmaya çalışanlar, ikiyüzlü münafıklar, dinsiz, imansız, hesapsız, sorumsuz ve hayvan gibi yaşayan bir nesil yetiştirmeye çalışanlar…

Hayvan gibi dahi olamayacaklarını anlayamazlar.

Pisliğe bulaşmış fikirleriyle, imandan nasipsiz yürekleriyle, hayırlı tek kelime söyleyemeyen dilleriyle O’nun rahmetine çamur atmaya çalışanlar, güneşi balçıkla sıvayabileceklerini sananlar, nasıl bir yanlışın içerisinde olduklarını kabre girene kadar anlayamazlar.

Ve ömürleri boyunca mazlum Müslüman’ı haksızca yargılayanlar, onun hakkını zalimce çalanlar ve bu dünyada adaletten dem vuranlar, asıl adaletin ne demek olduğunu Mahkeme-i Kübra’da anlayacaklar...

Onlar için geç de olsa, bir gün elbet anlayacaklar… 25 Mayıs 2010 - Salı / Samsun

 

 

İYİ Kİ DOĞDUN EY SEVGİLİ!

Şeytanın ve nefsimin şerrinden Allah’a sığınırım.

Hani demiştin ya, “akıllı adam nefsini hesaba çeker ve ölümden sonrası için iyi amel işler. Aciz insan ise sürekli nefsinin dediğine gider sonra da Allah’tan bağışlanma bekler.”

Acizlerden olduk Ey Peygamber!

Öğrenmedik, bilmedik, düşünmedik. Tefekkür etmedik. Tefekkür etmeyince, teşekküre de geçemedik. Şükretmedik. Yolumuza şükürsüz ve nasipsiz devam ettik.

Sen, “haramlar da helaller de bellidir, bir de arada şüpheli şeyler vardır ki bunlardan kaçının” derken, bizler haram olduğu kesin olan şeylerin peşinden gittik. Sözünü dinlemedik. Sen ümmetini, “merhamet etmeyene merhamet edilmez” diye uyarırken, bizler kendimize dahi merhametsizdik. Kalbimize zulmettik. Cehennemde yanmak üzere kendi yakıtlarımızı kendimiz tahsis ettik.

Göremedik. Görmek istemedik. Körleştik ve körlerin memleketinde görmeyi suç bildik. Göreni, göstereni sevmedik. “Sen dini bizden daha mı iyi biliyorsun” dedik. Dinlemedik. Allah’ın ayetlerinden bahsedene “gerici” dedik. Oysa ölüm ve ahiret gerimizde değil ilerimizdeydi. Herşeyi bildik, bir bunu bilemedik.

Sen, “namaz dinin direğidir” derken, “kul ile şirk arasında sadece namazın terki vardır” sözünle dikkat çekerken, sahabe devrinde namaz kılmayana “kafir” gözüyle bakılırken, biz namaza gereken önemi vermedik. Biz namazı ciddiye alanların arasına giremedik. “Namaz kılmıyoruz belki ama kalbimiz çok temiz” gibi saçma sapan düşüncelerle kendimizi teselli ettik. Bahane ürettik. “Yorgunuz” dedik. “İş- güç” dedik. Sen ve sahaben savaş alanında dahi namazını bırakmazken, biz keyfimizi efendi bildik, onun peşinden gittik. “Her sabah ezanı, “namaz uykudan hayırlıdır” derken bizler namazımızı uykumuza kurban ettik!

Sevgili Peygamberimiz.

Sensiz çok büyük yanlışlar yaptık. Sözlerinin birçoğuna uyamadık. Dinini tanımayan, Allah’ını tanımayan, kitabını tanımayan bir nesil ortaya çıkardık. Sen “güneşin doğup battığı her yere ismim ulaşacak” diye buyururken bizler Müslüman anne ve babadan dünyaya gelmiş çocuklardan bile ismini gizledik. Onlara başka isimler ezberlettik.

Senin ayakların namaz kılmaktan şişerken, bizler gözlerimizi uyumaktan şişirdik.

İyi bir ümmet olmayı beceremedik. Zorluklara, güçlüklere göğüs geremedik. Senin devrinde Müslümanlar dinini yaşamak için canını verirken, bizler en ufak bir zorlukta dinimizden taviz verdik.

Kula, kullukta bulunduk Zalimden yana olduk. Mazlumun hakkı yenirken sustuk. Beş para etmeyen alçak şerefsizleri, beş paralık dünya malı için adam yerine koyduk. Allah’ın ayetlerine lakayt davranırken, onların keyfi emirlerine uyduk.

Uyduk ve uyuduk…

Ayetler okundu, “biliyoruz zaten” dedik. Hadisler söylendi dinlemedik, geçtik. Bize hak söz söylemeye çalışan herkesi “beynimizi yıkamayın” diyerek reddettik. Beyinsizleştik, fark edemedik…

Artık uyanmak istiyoruz Ya Resullulah!

Uyanmak ve İslam’a sarılmak. “Kur’an zordur okusanız da anlamazsınız” diyen cahillere değil, “okuyup düşünesiniz diye onu kolaylaştırdık” diyen ayete uymak…

Bir Kur’an, bir siyer alıp okumak. Her gün bir ayet, bir hadis öğrenmek, ezberlemek,  manasıyla düşünmek, idrak etmek.Hayatımıza yansıtmak, uygulamak.

Lafta değil, sözde değil, etikette değil, kıyafette değil, görünüşte değil, özde, beyinde, fikirde, gönülde Müslüman olmak!

En kutlu doğum günü senindir Ey Peygamber! En güzel rüyalarımız lütfetmeni bekler! 21 Nisan 2010 Çarşamba / Samsun

 

 

KURTULUŞ SAVAŞI BİTTİ Mİ?

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, milletimizle batı müziğini tanıştırmak amaçlı bir organizasyon düzenlenir. Buna göre dönemin senfoni orkestrası, bazı şehirlere konser vermek üzere gönderilir. Uygulamanın ilk “kurban”larından olan Bayburt halkı, muhtarların zoruyla açık havada yapılan konser alanına doldurulur.

 Orkestra şefinin elindeki batonla bayan sopranoya işaret vermesini ve sanatçının biraz sesli bir şekilde eseri seslendirmesini“vay be, adama bak, kadını sopayla korkutuyor” diye yorumlayan halkımız, programın saatlerce sürmesine karşın, takdire şayan bir sabır örneği sergileyerek, konserin bitimine kadar itiraz etmeden bekler…

 Nihayet konser sona erer ve insanlar koşar adımlarla evlerinin yolunu tutar. Halkın, bu müziği nasıl karşılayacağını merak eden yetkililer, yoldan çevirdikleri birine konserin nasıl geçtiğini sorar. Nasrettin Hoca’nın torunu olması muhtemel kişinin verdiği cevap aynen şu şekildedir:

 -Valla gardaş ne diyeyim, Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi!

Bayburtlu amcamızın o gün verdiği cevap tarihe geçecektir ve yıllar sonra bile, ülkemizin çeşitli yerlerinde söylenecek, güldürecek, düşündürecektir…

Söylenecektir, çünkü halkımız balık hafızalı olarak anılsa ve “halkçıyım” diye geçinenler tarafından küçümsense bile, aslında çok iyi bir hafızaya sahiptir.

Güldürecektir, çünkü bu millet, her ne kadar birileri tarafından aşağılansa ve komedi adı altında ahlaksız ve rezil filmlerle yozlaştırılmaya çalışılsa da sağlam bir mizah ve eğlence anlayışına sahiptir.

En önemlisi de, düşündürecektir. Çünkü bu toprağın evlatları, eylemleriyle ve söylemleriyle her zaman tarihe geçmeyi bilmiştir. Bu millet, vatanına da, toprağına da, namusuna da, inancına da sahip çıkmıştır, yeniden çıkması gerekecekse de tereddütsüz çıkacaktır.

Memleketin en zorlu dönemlerinde, yabancıların vatanı sahiplendiği günlerde, “burası artık Türk memleketi değildir. Fransız müstemlekesinde peçe ile gezilmez!” diyen ve Müslüman kadınların örtüsüne el uzatan işgalciye “gâvur oğulları! Dokunmayın bacılarıma!” diyerek gürleyen Çakmakçı Saitler ve Sütçü İmamlar var olmuştur, kimsenin şüphesi olmasın ayni şartlar gerçekleşse yine olacaktır…

Olacaktır da işte sıkıntı da burada başlıyor zaten…

Dünya görmüştür ki “Türk milleti milli birlik ve beraberlik içerisinde güçlükleri yenmesini bilmiştir”  Yine dünya görmüştür ki vatana göz koyup gelenler, “geldikleri gibi gitmiştir.”

Ancak şu da var ki, önceden düşman, “düşman” gibi gelmiştir. Şimdi ise düşmanlar, dost gibi görünmektedir, evimize girmiştir!

Topla, tüfekle, silahla bu milleti sömürge yapamayacağını anlayan emperyalizm, önce kültürümüzü, sonra fikirlerimizi, sonra kişiliğimizi sonra da ülkemizi sömürmenin mücadelesini vermektedir.

Müslüman mahallesinde artık “salyangoz” şefin tavsiyesi haline gelmiştir. Başörtüsüne el uzatan düşmana karşıya gelmek artık “gericilik,” başörtüsüne dil uzatmak ise “ilericiliktir.”

Artık bu ülkenin gençleri kendi aralarında “Tarzanca” bir dil üretmiştir. Bu vatanın evlatları “aşk” diye ete kemiğe gönül vermiştir. Fatih’in yaşındakiler İstanbul’un fethini “işgal” sayacak kadar cahildir. Falanca ülkenin ikinci lig takımlarını bile ezbere sayan yeni nesil, kendi tarihinin büyüklerini, yazarlarını, düşünürlerini, sanatçılarını bilmeyecek kadar acizdir…

Bu satırların karamsarlık olduğunu düşünenler ve bardağın dolu tarafını görmemi isteyenler söylesinler, bardak mı kaldı Allah aşkına?

Evet, belki de Cumhuriyet’in ilk yıllarında yapılanlar iyi niyetli sayılabilirdi. Belki de o zamanlar devleti yönetenler bir milletin kültür anlayışını bir iki imzayla değiştirebileceğini zannetmekteydi.

Ya şimdikiler?

Evet, doğru ya da yanlış o dönemdekiler baskı ve emirle batılılaşmaya çalışmışlardı. Şimdikiler ise kendi istek ve arzularıyla doğu düşmanlığına kalkışmıştı. Ama onlar da haklıydı. Çünkü bu gençliğe belki de İslam medeniyeti, İslamiyet’in dostları tarafından değil, düşmanları tarafından anlatılmıştı.

Peki, ne yapmalıydı?

Peygamber Efendimiz bir cihadın ardından şöyle demişti:

-Şimdi küçük cihattan büyük cihada gidiyoruz.

Yani nefisle olan mücadeleyle baş başa kalıyoruz.

Bu millet “birinci” Kurtuluş Savaşı’nı başarıyla geçmiştir. Şimdi ise asıl mesele ikinci ve büyük Kurtuluş Mücadelesi’ni vermektir.

Televizyon dizileri diye önümüze sunulan ahlaksızlıkları, gazete diye masamıza konulan kağıt parçalarını, edebiyatçılığa soyunan “edep” yoksunlarını ve milletçiyim diye dolaşan millet düşmanlarını tanımanın ve tanıtmanın zamanı gelmiştir.

Hatta geçmektedir.  1 Nisan 2010 Perşembe

 

BORUDUR BORU! 

 

1972 yılında CHP genel başkanlığını Ecevit’e kaptıran İsmet İnönü, genel seçimlerde oyunu kullanmak üzere sandığa gider. Oy kullanma işleminin çıkışında bir gazeteci İnönü’ye oyunu hangi partiye verdiğini sorar. İsmet Paşa bir süre gazeteciye baktıktan sonra, şöyle der:

 

“Hadi canım sen de”

 

Türk siyasi tarihi,  geriye bakıldığında birçok “hadi canım sende” cilik olaya şahittir.

 

Atatürk düşmanı ve vatan haini Gülsüm, bunlardan sadece biridir…

 

Malatya’nın Yeşilyurt ilçesine bağlı Kadiruşağı Köyü’nde Gülsüm adındaki bir inek -evet inek- koşma esnasında bir ilköğretim okulunun bahçesindeki Atatürk büstüne sürtünür ve alçıdan yapılmış olan büst kırılır. Cumhuriyet’e başkaldırı anlamını taşıyan olayın ardından Milli Eğitim Müdürlüğü bir soruşturma açar.Köyde yaşayan herkesin ifadesi alınır.İneğinin başına bir hal gelmesinden korkan sahibi,hain Gülsüm’ü komşu köydeki bir yakınına satar.Tabiri caizse Gülsüm inek, işlediği suçun bedelini, sürgüne gönderilerek öder.

 

Olayın ardından Gülsüm ineğin yaptığı terbiyesizliğe(!) bir kılıf bulunur. İneğin yeni sahibi Gülsüm ineğin hamile olduğunu ve hamileliğin vermiş olduğu gerginlik ve psikolojik bunalımla bu şekilde davrandığını söyler.

 

Provakatif eylemden birkaç gün sonra, Gülsüm anne olur. Ancak uslanmaz. Teokratik devlet yanlısı olduğu her halinden belli olan irticacı Gülsüm, manidar bir şekilde yavrusunun adını “Kader” koyar.

 

Korkulan olur ve Gülsüm ineğin bu davranışından cesaret alan bir kesim, memleketin bazı bölgelerinde “Gülsüm İnek Köyüne Dönsün” mitingleri yapar!

 

Bitti mi, bitmedi…

 

Bu kez “hadi canım sen de” deme sırası Erdoğan’dadır. Davos toplantısında Başbakan Erdoğan, sinirlerini zıplatan İsrail Cumhurbaşkanı Perez’e güzel bir ayar çeker.

 

Holding medyası olayı "uluslararası ilişkilerde olmaması gereken bir nezaketsizlik olarak niteler. Doğru ya da yanlış, öyle ya da böyle, Başbakan’ın bu tavrı milletin hoşuna gider ve milletin sevdiği şeyleri sevmeyen elit kesim her zaman olduğu gibi yine rahatsız olur.

 

Sınıfta üstelik öğretmen varken, arka sıralarda içkili alem yapan öğrencileri(!) haber yapmayan yayıncılık anlayışı, öğretmenleriyle birlikte Cuma namazına giden gençleri “tehlikeli bir durum olarak” tanımlar. Gerilim filmlerinden alınma müziklerle Cuma namazına gitmenin suç niteliğinde bir eylem olduğunu ima eden haberler yapar.

 

Ergenekon araştırmaları sırasında Poyrazköy’de bulunan law silahlarını boru olarak niteleyen, ana muhalefet lideri, pardon Genelkurmay Başkanı Başbuğ, “Fethullah Gülen’i ve AKP’yi bitirme” başlığı altında bir gazetede yayınlanan darbe planlarıyla ilgili belgeleri “fotokopi olan bir kağıt parçası” olarak tanımlar. Açıklama sırasında da sık sık parmağını sallar.

 

 

Tartışmalara katılan Baykal, Ergenekon’un avukatlığını yaptığını ve bulunanların silah değil, boru olduğunu tekrarlar.

 

Yapılan incelemeler sonrası, “kağıt parçası”nın ıslak imzalı orjinali bulunur, law silahlarının ise 350 m’lik menzile sahip ve bir tankı bile parçalayacak güce sahip olduğunu anlaşılır.

 

 

DTP’lilerin ısrarlarına dayanamayarak partilerini kapatan, AKEPE’yi kapatmaya çalışan ancak halkı nasıl kapatacağına henüz bir çare bulamayan Anayasa Mahkemesi, başörtüsü ve katsayı problemlerin çözüme ulaşmasıyla sevinen öğrencilerin heveslerini kursağında bırakır. Yasağı savunan partilerin yöneticileri yaptığı araştırmalar sonucunda, başörtülü ve katsayı mağduru gençlerin iki torba kömür karşılığında oylarını sattığını ve bu sebeple kendilerini oy vermediklerini savunur.

 

Ayni anlayış yol isteyen vatandaşa, “laiklik elden gidiyor, siz asfalt istiyorsunuz” diye çıkışır. Asfaltın da kömürle ayni kimyasal yapıya sahip olduğu göz önünde bulundurulduğunda ne kadar da haklı çıktıkları anlaşılır(!)

 

Bir gece yarısı uykusu kaçıp internet üzerinden e-muhtıra yapan paşalarımızın “halk gidişata karşı toplumsal bir tepki göstermelidir” uyarısını kırmayan milletimiz, ilk seçimde  %46.6’lık bir tepki gösterir.

 

“Tek ümidimiz askerdir” diyen ve %46.6’ya(yaklaşık 16.5 milyon kişi) “göbeğini kaşıyan adam” muamelesi yapan demokrasi özürlü zihniyet, olayları “kafalarını kaşıyarak” izler.

 

Millet ise bir gün kendilerinin tek dertlerinin adam yerine konulmak ve yaşam tarzlarına müdahale edilmeden özgürce yaşamak olduğunun anlaşılmasını ümitle bekler..

 

Sağlıklı ve mutlu seneler..

 

Orhan DOĞANGÜNEŞ

www.haberordu.com

Editör ve Samsun Temsilcisi

 

 

 

Yazmaya hasret kalmış bir kalemin,sevdiğiyle buluşmasıdır bu satırlar...
 
Bu satırlar ki,yeri gelir titrer,bu satırlar ki,doğrudan yana olmak ister,bu satırlar ki kalp kırmaktan ürper,bu satırlar ki,kızdığı zaman öfkesini yener, bu satırlar ki hiddet göstermez ama çoğu kimselere farkettirmeden küser...
 
Oysa sessiz kalmak,çoğunluğun kararına uymak demektir.Sessiz kalmak,güçlünün zayıfı ezmesine onay vermektir.Sessiz kalmak,"bana dokunmayan yılan bir yaşasın"cıların kervanında yürümektir..
 
Ve işin kötü tarafı bu kervanda yürümek hissizliktir, kalpsizliktir. .
 
O yüzden, küsmek çoğu zaman iyi değildir.Çünkü küsmek meydanı boşlamak ve ideallerden vazgeçmek demektir.
 
Daha adı bile konulamayan bir yürek acısı var içimizde.Kimimiz doğu sorunu der,kimimiz PKK.Daha yaygın olarak kullanılan "Kürt Sorunu" ise bana hepsinden soğuk gelir.
 
Sahi ne demekti Kürt? Kimdi bu "sorun" tamlananına tamlayan olan "Kürtler".
 
Üniversite hazırlık yıllarımda yakın arkadaşım olan ve sınava birlikte hazırlandığımız arkadaşımın evini aradığımda farketmiştim bazı şeyleri.Annesi telefonu anlamadığım bir dilde açmıştı.Şaşırmıştım.Arkadaşıma sorduğumda öğrenmiştim gerçeği.Kardeşimden ayırt etmediğim dostum bir "Kürt"tü ve annesi Türkçe bilmiyordu.
 
İşin tuhafı şimdi benim arkadaşımın "ana dili" Kürtçe'miydi? Öyle ya,annesi Kürtçe'den başka bir dil bilmemekteydi.
 
Okuduğum kitaplar,konuştuğum insanlar,katıldığım paneller.O kadar birbirinden zıttı ki söylenenler.Kimisi "Kürtçe"yi bir dilden bile saymazken,kimisi onlara öfkeyle yaklaşıyordu.
 
Ve insanların bir kısmı tek suçu bizden daha doğuda doğmak olan bu insanları potansiyel terörist olmakla suçluyordu.Dahası bu iddiada bulunanlar, dini söylemler,sloganlar ve semboller kullanıyordu.
 
Oysa özünde bütün dinler ırkçılığı reddediyordu.Hz Muhammed(s.a.v) Efendimiz, "ırkçılık davası güden bizden değildir" diyordu.
 
Belki de adı bile konulamayan bu sorunun çözümü "biz" anlayışında yatıyordu.
 
Ayni Allah'a inanan insanlar,Allah'a inanmayan insanlar tarafından bölünmeye çalışılıyordu.İşin kötü tarafı bazı Allah'a inananlarda bu oyuna ortak oluyordu.
 
Sen Kürt'sün,ben Türk,öteki Alevi,beriki Sünni,şurdaki laik,burdaki gerici...
 
Peki,bu vatanı birlikte kurtaran,birlikte yaşayan ve birlikte şehit olanlar kimdi?
 
Cumhurbaşkanının masasında oturan ve Türkçe bilmeyen şehit anası kimdi?
 
Şehit cenazelerinde Türkçe ağıtlarla birbirine karışan ağıtlar Kürtçe değil miydi?
 
Ve yıllardır edebiyatını yaptığımız "beşikteki bebek" Kürt değil miydi?
 
Hal böyleyken,hala öteki beriki ayrımı yapmak iş midir?Her Kürt'ü PKK'lı sanmak,her başörtülüyü rejim düşmanı,her namaz kılanı irticacı saymakla eş değil midir?
 
Hapishanede,annesi Kürtçe konuştu diye telefonu kesilen vatandaşa uygulanan davranış,terörün ekmeğine bal sürmek değil de nedir?
 
Yeter artık,bu ayrı gayrılık,bu anlamsız kavga,bu bitmez tükenmez şehit haberleri sona ersin.Kimlik çatışması yapılmasın,insanlara eşit yaptırımlar uygulansın,haksızlıklar ortadan kalksın.Doğu batı ayrımı yapılmadan bütün memleket el ele,kardeşçe kalkınsın.
 
Öğretmensiz okul,doktorsuz hemşire kalmasın.Haritanın sağ tarafı,bir sürgün yeri olarak değil,vatan toprağı olarak algılansın.
 
Suçlular cezalansın,katiller yargılansın.Ama yıllardır kapanamayan bu yara artık kapansın..
 
Daha güzel bir Türkiye görmek bizim elimizde.Yeter ki,gönül yıkmak için değil,yapmak için çabalayalım,fikirlere önyargıyla değil,anlayışla yaklaşalım.
 
Kardeşçe,adilce,hakça ve insanca bir yaşam temennisiyle..
 
Dua ile
 
Orhan DOĞANGÜNEŞ

 

 

“HALA AKIL ETMEYECEK MİSİNİZ?”

“Size herhangi bir şey verilmişse, sadece dünya hayatının geçici menfaat ve süsüdür. Allah’ın yanında olan ise hem daha hayırlı, hem de daha kalıcıdır. Artık aklınızı kullanmayacak mısınız?(KASAS 60)

Böyle diyordu Kur’an. Uzatmadan, kafa karıştırmadan.Kısa ve öz.Açık ve net.Zaten Kur’an’ın en temel özelliklerinden biri de sade olması değil midir?Oysa bizim kafamızda farklı anlayışlar vardır.Ne zaman ki Kur’an’ı alıp okumaya yönelsek,şeytanın asistanları çıkar karşımıza ve der ki;

-Kur’an zordur, anlayamazsın, kafan karışır, gel sen fazla derine inme.

Oysa Allah Kamer Suresi’nde meseleyi şu şekilde açıklamaktadır:

-Andolsun ki biz Kur’an’ı okuyup anlayasınız diye kolaylaştırdık. O halde yok mu düşünüp öğüt alan?

Ayet bunu söylüyor,hadis bunu söylüyor,din bunu söylüyor,Peygamber bunu söylüyor,Allah bunu söylüyor,öbür tarafta ise kendine faydası olmayan bir zır cahil kalkıp Kur’an’ın anlaşılması zor bir kitap olduğunu dile getiriyor.Biz ise Allah’ı bırakıp o kişilerin nasihatlerine uyuyoruz.Çünkü nefsimiz de bizden tembelliği istiyor.

Din eğitimi bir toplumun temel taşıdır, olmazsa olmazıdır. Eğer bir Müslüman hayatının merkezine Kur’an’ı koymuyorsa, onu incelemiyorsa ve önemli kararlarını Kur’an’ın tavsiyesi doğrultusunda vermiyorsa aklını iyi bir şekilde kullanamıyor demektir. Allah aklını kullanmayanlara ise şöyle seslenmektedir:

-Gerçek şu ki, Allah katında, yerde debelenenlerin en kötüsü, (bir türlü) aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir. (Enfal Suresi, 22)

Peki, halkımızın din eğitimi yeterince ve sağlıklı bir şekilde karşılanıyor mu? Eğer karşılanıyorsa neden cami sayısı ile paralel olarak suç oranı da artıyor. Neredeyse her mahalleye bir cami düşüyorken ve sürekli Kur’an kursları açılıyorken, neden özellikle de genç kesimde ahlaksızlık seviyesi artıyor.

Şüphesiz ki imamlarımız bu konuda ellerinden geldiğini yapmaktadır. Ancak netice itibarıyla onlar da maaş endişesi ve memur konumlarıyla sınırlı kalmaktadır. Zaten haftada bir camiye gelen halka hutbe sırasında, “orman haftası, çevre haftası” gibi meseleleri yüzeysel olarak vermekte ve çoğu zaman halkın kafasında olan asıl soru işaretlerini ortadan kaldıramamaktadır. Bu yüzdendir ki insanlarımız dinin özünü bırakıp, ayrıntıya takılmıştır. İslamiyet’i anlamayıp, şekilcilikte kalmıştır.

Allah “nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiştir, nefsini kötülüklere gömen de ziyan etmiştir”(Şems Suresi, 9-10) derken insanlarımız bu meseleyi ciddiye almamış ve sadece anlamını bilmeden körü körüne ezberlenilen surelerin cennete girmek için yeterli olacağını sanmıştır. Peygamber efendimiz, “Kimin kız çocukları olur, onların sıkıntılarına katlanır, iyi yetiştirir ve dengi ile evlendirirse, bu kız çocukları onun için Cehenneme perde olur” derken bizim insanımız kızlarını “başlık parası” adı altında açık arttırmaya çıkarmıştır ve en çok parayı verene de, ne yazık ki, satmıştır!

İslam dini kız çocuklarının diri diri gömüldüğü bir dönemde insanlığa indirilmiştir. Kız çocukları ile ilgili olarak Peygamber efendimiz şöyle demektedir:

“Kız çocuklarını hor görmeyin; çünkü ben de kız babasıyım”

“Allahu Tealadan zahmetsiz çocuk istedim. Bana kız çocukları verdi”

“İlk çocuğunun kız olması, kadının bereketindendir.”

Hal böyleyken, hangi akıl, hangi vicdan kızların bir eşya gibi alınıp satılmasını uygun görebilir. Halkımız arasında geçen,”kız almak, kız satmak” deyimi İslami değildir, ilkelldir. İslam’da ise başlık parası yoktur,”mehir” vardır, mehir ise kız babasının ticaret anlayışına değil, gelinin rızasına bırakılmıştır. Mehir de amaç, evlenen kızların geleceğini teminat altına almaktadır ve yine kız babasında değil, kızın kendisinde kalmaktadır. Ayrıca gelinin damat ile anlaşıp mehirden vazgeçme hakkı da vardır.

Gelin görün ki bu gerçekler çoğu zaman insanlarımızdan saklanmaktadır. Dini çok iyi bildiğini sanan sözde hocalar işi ticarete dökerek para karşılığında dualar okumakta ve muskalar yazmaktadır. Halkımız Felak, Nas ve Ayet’el Kursi’lere değil, nazar boncuklarına ve üfürükçülerin uydurmalarına sırtını dayamaktadır. İnsanlarımıza, İslam adı altında Arap-Emevi kültürü dayatılmaktadır..Ne yazık ki bu oyuna da en çok namazında niyazında olan hacılarımız ve dini bütün insanlarımız kanmaktadır.

Kur’an ile başladık, Kur’an ile bitirelim. Allah-ü Teala meseleyi Maun Suresi’nde şu şekilde bağlamaktadır;

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki onlar namazlarını ciddiye almazlar, namazlarıyla gösteriş yaparlar ve en ufak bir yardıma da, mani olurlar”

Mesele Kur’an’ı ezberlemek ve onu güzel bir şekilde okumakta değildir. Asıl mesele Kur’an’ı yaşamak ve hissetmektedir.

 

Dua ile… 6 Haziran 2009

  

 

KAPİTALİST MÜSLÜMANLIK(!)

Cemil Meriç'in kızı Prof. Dr.Ümit Meriç’in başlattığı tartışma,çoğu kişiye anlamsız gelse de,yine de bir çok anlamlı gibi gözüken kavramdan çok daha fazla anlam taşıyordu gözümde..

Soruyordu Sayın Meriç;

 -Başörtülü bir kadın cipe biner mi, cip alır mı, kullanır mı?

Sorunun altında yatan derin anlamı algılayamayıp meseleye yüzeysel yaklaşanlar soruyu şu şekilde cevaplayacaktırlar:

-Aaaa neden binmesin, ayrımcılık mı yapıyorsunuz yoksa, tabiî ki de binebilirler…

Oysa mesele, çarpık aile ilişkilerinin anlatıldığı tuhaf televizyon dizilerinin reklam aralarında cevaplanacak kadar basit ve kısa değildi halbuki…

Asıl soru  şudur;

 -Bir Müslüman, lüks meraklısı olabilir mi, gösteriş peşinde koşabilir mi?

Kur’an’daki  Müslümanlık tarifine göre, gösteriş peşinde olmak da israf da haramdır. Ancak bizim önümüze sunulan liberal/kapitalist din anlayışına göre “artistlik yapmak”, “hava atmak”, “mağrurlanmak” sevaptır, vaciptir hatta farzdır! 

 Başörtüsü, her ne kadar günümüzde moda haline getirilmeye çalışılsa da, yine de dini bir simgedir. Başörtüsü takan bir kadın, çevresine “ben dini kuralları ciddiye alıyorum ve yerine getirmeye çalışıyorum” mesajını verir. Ama gel gelelim iş, sadece başı örtmekle bitmemektedir. Kur’an, kadınlara, “iffetinizi koruyun” emrini vermiştir ve her iki cinsiyete de,”gözünüzü haramdan esirgeyin” ayetini indirmiştir. Ancak iş öyle bir noktaya gelmiştir ki, sanki iffeti korumaktan tek kasıt başı örtmek anlamına gelmiştir, getirilmiştir. Evet, başörtüsü önemlidir ama tek başına yeterli midir? Ya da başı örtülü olan ancak vücudunun diğer bölgelerinin bu örtüden nasibini almadığı bayan kardeşlerimiz İslamiyet’in neresindedir? 

Ve gelelim olayın en trajikomik tarafına... Tamam, başörtüsü takmak ve tesettüre uymak bir nevi muhafazakarlıktır, ancak, podyumlarda kırıtarak yürüyen başörtülü mankenleri seyretmenin neresi Müslümanlıktır! 

 Din, öğüttür, insanlara iyiyi ve doğruyu anlatır. Hak ile batılı kesin çizgilerle birbirinden ayırır. Haramlar ve helaller ayrıntılarıyla açıklanmıştır.Ancak,bu bilgilerden haberdar olabilmemiz için ayet ve hadislerle haşır neşir olmamız gerekmektedir.Herşey elimizin altındandır,önümüzdedir.Kur’an bize fazla değil iki yol önermektedir.Ya müslümanca yaşayıp cennete gidilecektir, ya da ayetlere uymayıp cehennem seçilecektir.

Elbette ki akıllı insan müslümanca yaşamayı seçecektir.Ama bu sefer de insanın önüne yine insanlar tarafından konulan farklı Müslümanlık çeşitleri gelmektedir;

Ya Hak olan Kur’an’daki Müslümanlık tercih edilecektir ya da haksızlığa sessiz kalan hatta ortak olan bir Müslümanlık icat edilecektir.

İcat edilecektir, çünkü nefsin ihtiyaçları bunu gerektirmektedir. Çünkü Kur’an’daki İslam nefsin, dolayısıyla insanların işine gelmemektedir. Çünkü Kur’an, israf etmeyin demektedir. Kul hakkı yemememiz gerektiğini söylemektedir. Zinaya yaklaşmayıp, yalandan, riyadan ve alkolden uzak durmamızı emretmektedir. Kur’an, sevgiden,saygıdan,muhabbetten bahsetmektedir.Çünkü bu din “komşusu açken tok yatan bizden değildir” diyen ve işçinin hakkını teri soğumadan vermemizi isteyen bir Peygambere sahiptir..

Ya diğer taraftaki “modern”, “çağdaş” ve “kapitalist” Müslümanlık…

Bu cenahta merhamete yer yoktur. Şekilcilik esastır. Din daima birilerinin tekeli altındadır. Aşka,tasavvufa ve muhabbetullaha gerek duyulmamaktadır.Eğer mesele dünya malıysa,her yol mübahtır.Kul hakkı diye bir dert bulunmamaktadır.Altın kural, her zaman güçlüden yana olmaktır.Düşenin elinden tutmamak,aksine tekme vurmaktır.Ama iş lafa gelince mangalda kül bırakmamaktır.Özde değil belki ama sözde dindar Müslüman olmaktır.

Kur’an’daki tevhid anlayışı, La ilahe illallah’tır, burada ise anahtar kelime La ilahe illapara’dır!

Allah,fikrimizi/zikrimizi bencilleştirmesin ve Kur’an ile sünnetin dışındaki bir yolu bize nasip etmesin.. 

Amin!

 

Bunlar yoksa bu seçime has bir özellik midir

Her seçim sürecinden önce mi böyle oluyor yoksa bu seçime has bir özellik midir bilmiyorum. Ama gerçekten şu anki durum pek hoş durmuyor. Toplum olarak araçları amaçlaştırmak ve dünya malını kutsallaştırmak gibi zararlı huylarımız vardır bizim. Neden ve nasıl sorusuna gerek duymaksızın burnumuzun dikine gitmeyi severiz. Belediye seçimlerinden bahsediyoruz ama seçimin amacını ve anlamını sorgulamıyoruz. Nasıl sorusundan vazgeçtik, neden ve niçini de sormuyoruz. Bizler yerel ve genel seçimlerin, demokrasinin, devlet kurumlarının ve hatta devletin kendisinin millet için olduğunu bilmiyoruz.Ya da bunu biliyoruz da milletin kim olduğu konusunda fikir ayrılığı yaşıyoruz.Sahi kimdi millet?

Ben, biz, komşularımız, akrabalarımız, esnafımız, memurumuz, işçimiz, köylümüz.. Hatta devletin başındakiler... Madem öyle bu kavga niye? Bu çirkinlik,bu iki yüzlülük bu ayrılık niye? Akkuş, Seferli, Salman ve diğer beldelerimizdeki insanların siyasilerden beklentisi nedir? Yollar yapılsın,okullar onarılsın,doktor atansın.Peki neden istenir bunlar?Sadece insanca yaşamak için.. Şimdi soruyorum, malum seçim zamanı, herkes birbirine çamur atmaya başlamış, dün birbiriyle dost ve kardeş olanlar bugün farklı partilerde yer alıyorlar diye düşmanlığa soyunmuş, düne kadar kanlı bıçaklı olanlar, siyasi çıkarlar benzeşince kardeşten öte olmuş. Öküzler ölmüş, ortaklıklar bozulmuş... Düşünceler farklı olabilir,insanlar tercihini farklı siyasi partilerden yana kullanabilir.Zaten demokrasi de bunu gerektirir.Peki olayı abartmanın anlamı nedir? Benim partimden olmayan vatan hainidir ya da benim partimden olmayan din düşmanıdır demek saçmalık değil de nedir? Kimin vatanını daha çok sevdiğini ya da kimin Allah katında daha sevimli olduğunu Cenab-ı Hak'tan başka kim bilebilir. Biz birbirimizi kırdıktan, dostlukları parçaladıktan, küskünlükleri başlattıktan, gönülleri yıktıktan sonra yapılan belediye binalarının ne anlamı kalır. Ben dostuma, kardeşime, akrabama gidemedikten sonra yollar asfalttan olmuş, topraktan olmuş ne fark eder? Demek istediğim,ne olur,birilerinin kışkırtmasına ya da seçim atmosferine kapılıp da insanları kırmayalım.Seçimden seçime "Akkuşlu" olan kişilere şirin gözükmek adına,kırk yıllık komşularımızdan ve can dostlarımızdan olmayalım.Çünkü yollar,binalar,okullar onarılabilir ama inanın kırılan bir kalp bir daha asla eski haline gelmez.  24 Mart 2009

 

 “ÜMİT” MİLLİ EĞİTİM VE  “ÜMİTSİZ” GENÇLİK

“Eğitimdir ki bir milleti ya özgür, bağımsız, şanlı ve yüce bir toplum halinde yaşatır ya da onu köleliğe ve yoksulluğa iter.”

Mustafa Kemal ATATÜRK

Bir televizyon programında, sokaktan geçen bir gence soruluyor:

-Türkiye’nin en güneyindeki ilin ismi nedir?

Genç biraz düşünüyor ve şöyle cevap veriyor:

-Edirne!

Gülmeli miydi, ağlamalı mıydı, utanmalı mıydı, kızmalı mıydı? Çocuk Edirne diyordu yahu, ne yapmalıydı?

Cep telefonları ellerinden aldığında hayat damarlarından birinin kopması kuvvet-i muhtemel olan, bilgisayar oyunlarına, futbol holiganlığına, masum görünen kumarlara ya da bilumum boş ve anlamsız işe bağımlı yaşayan, herhangi bir dünya görüşü olmayan işin aksi böyle bir derdi de bulunmayan ve olayın acı tarafı etrafındaki gelişmeleri izleyip sorgulayacak potansiyele ve kapasiteye sahip olmayan, hayatının her döneminde depresyonda bulunan, bir türlü çıkamayan, sürekli olarak “kim kiminle nerede” şeklindeki “aşk” oyunlarıyla ya da magazin içerikli duygusal travmalarla kafayı bozan, şu anda muhtemelen bu yazıyı okumayacak, okusa da anlamayacak, anlasa da kafaya takmayacak olan genç arkadaşlarımın haline yazılmış bir ağıttır bu satırlar…

Aradan farkından olmadan bir asır mı geçti ya da çocuk olmanın kuralları mı değişti bilmiyorum ama günümüz çocuklarıyla kendi küçüklüğümü karşılaştırdığımda –ki henüz 22 yaşındayım-sahiden de belirli toplumsal yargıların ya da kalıplaşmış bazı kişisel değerlerin yıkıldığını görüyorum ve ne yazık ki kendi çocukluğumdaki masumluğu ve saflığı şimdikilerde göremiyorum. En basit örneği, biz küçükken bahçesinde top oynadığımız teyze/amcalar bizi azarlasalar her ne kadar içimizden kızsak da yüzümüz kızarır ve başımız eğik bir şekilde oradan uzaklaşırdık. Ama şimdikilerde ayni tepkiyi görmek mümkün mü? Bu zamanın çocuklarına azıcık kaşınızı dahi çatsanız, yedi sülalenizin hakarete uğrama ihtimali bir yana, daha sert bir tepkiyle bile karşılaşırsınız…

Yemeyen, içmeyen, “bir şey moda olsa da ona özensek yahu” diye bekleyen,daha doğrusu direkt olarak bir şeye özenmeyen, ona özenenlere özenen, irdelemeyen, irdelememekle birlikte irdeleme kelimesinin anlamını bilmeyen, sadece karşı cinse hoş görünmek için nefes alıp veren ve hayat gayelerinin merkezine “flört” kelimesini yerleştiren, Sokrates’in aksine bir şey bilmediği halde çok şey biliyormuş gibi görünen, bedeni genç gönlü emekli kardeşlerimi eleştirmek ya da ezmek de değildir niyetim…

Peki, benim derdim ne, neden bu satırları yazma gereksinimi duyuyorum…

Ne kadar doğrudur bilmiyorum, ama “çocuklar oyun hamuruna benzer, onlara şekil vermek de büyüklere düşer” diye bir söz duymuştum Yetişkin insanlar, çocukların ya da gençlerin yollarını tam olarak çizmeseler de, onlara doğru ile yanlışı seçecek bir ortam hazırlamakla yükümlüdürler. Bunun yolu ise eğitim ve öğretimden geçer. Öğretim kavramı genel olarak  teorik anlamda dersleri içermekteyken, eğitim daha geniş bir anlama sahip olmakla birlikte, bir bireyin düşünce yapısını geliştirecek ve ona düşünmeye öğretecek kuralların tümü olarak tanımlanabilir.

Eğitim evde başlar, okulda devam eder, mezarda biter. Kişisel gelişim sürecinde insanlar her zaman bir şeyler öğrenmek ve eğitilmek ihtiyacını hisseder. Bununla birlikte kişiler aldığı eğitimin ya da sahip olduğu öğrenimin karşılığını da almak ister. Hayatının en güzel yaşlarını tahta sıralarda harcayan yüksek okul ya da fakülte mezunlarının istediklerini alamaması ve işsiz kalması, elbette ki yetişen neslin okuma hevesini kıracaktır. Gençliğinin baharında olan bu üniversitelilerin dramı onların okuma isteksizliğini artıracaktır. “Madem iş bulamayacağım o halde hiç mi okumasam ne” sorusu, ne yazık ki gençlerimizin kafasını karıştıracaktır.

On küsur yıl okuduktan sonra, kendilerinden sadece iki yıl fazla okuyanlar  5 ay kısa dönem askerlik yaparken, hiç okula gitmemiş dahi olan insanlarla ayni şartlarda askerlik yapan meslek yüksek okulu mezunlarının, yıllarını test kitapları arasında geçirdikten sonra istemediği bir bölümü tutturan üniversiteli arkadaşların ve üniversiteyi bitirmesine rağmen işsiz gezen mezunların durumundaki karamsarlık, maalesef çocuklarımızı henüz ilkokul sıralarında yüksek okul düşüncesinden uzaklaştıracak ve onlara kısa yoldan zengin olmanın yollarını aratacaktır…

Hal böyle olunca, ortaya da  sorumluluk duygusundan yoksun, hedefsiz, niyetsiz, dertsiz- tasasız, “vur patlasın çal oynasın” zihniyetinde, tarih bilincinden habersiz, fen ve matematikte zayıf, okey ve batakta usta, “Turkche” leşmiş bir nesil çıkacak ve böylece ister istemez bu ülkenin aydınlık geleceğinin gençlerin elinde olduğuna inanan kimselerin ümidi kırılacaktır…

Bir ülkenin geleceğinde eğitimin öneminin farkına varmamız, pozitif ve sosyal bilimlerde dünyada hatırı sayılır bir konumda olmamız ve kaybettiğimiz yitik malımız olan “ilmi” yeniden bulmamız dileğiyle…

Gayret bizden, başarı Allah’tandır… 2 Şubat 2009

 

ZAFER, İNANANLARINDIR!

Siz Tanrınız RAB için kutsal bir halksınız. Tanrınız RAB, öz halkı olmanız için, yeryüzündeki bütün halkların arasından sizi seçti."
(Yasanın Tekrarı Bölümü, 7/6,TEVRAT)

Küçücük çocukların küçücük mermilerle vurulduğu şehirde belki de herşey, 1896 yılında Theodor Herzl’in “Der Judenstaat(Yahudi Devleti)” isimli kitabını yayınlamasıyla başlamıştı.Ya da bu kitap sadece ufak bir kıvılcımı bekleyen yangını başlatmıştı..

Siyonist ideoloji kararını vermişti, devlet kurulacaktı. Hz Davud ve Hz Süleyman’ın hak yolundan ayrıldıktan sonra, İsa Peygamberi de inkar eden, ona düşmanlık besleyen ve kendilerini üstün ırk olarak gören Yahudiler, “kendilerine vaat edilen topraklara”(Tevrat, Yasanın Tekrarı, 11/24)”sahip olmak üzere insanlığın huzurunu bozacak ve tarihi kana boyayacak hedefleri için harekete geçmişlerdi.

Kurulacak Yahudi devleti için, uygun topraklar aranmaya başlandı.Her ne kadar ‘Uganda’ nın ismi geçse de,İsrael Zangwill’in “halkı olmayan bir ülkeyi,ülkesi olmayan bir halka devredin” şeklindeki Filistin halkını inkar eden sözleri, Siyonizm’in gözünün Filistin topraklarında olduğunu açıkça gösteriyordu.Zaten Musevi tarihinde kutsal bir yeri olan bu topraklar, bir şekilde yeniden ele geçirilmeliydi.

Bunun için öncelikle diplomatik yöntemler denendi. Siyonist hareketin önderliğini yapan  Theodor Herzl, dönemin Osmanlı Sultanı İkinci Abdülhamid Han ile görüşerek, Filistin topraklarını istedi. Abdülhamit’in sözleri tarihe geçecek nitelikteydi:

“Ben bir karış dahi olsa toprak satmam, zira bu vatan bana değil milletime aittir. Milletim bu devleti kanlarını dökerek kazanmış ve yine kanlarıyla mahsuldar kılmıştır”

Bu cevap Yahudileri yıldırmamıştı. Meşru zeminden hedefine ulaşamayacaklarını anlayan Siyonizm, birtakım siyasi oyunlarla Osmanlı hükümetine sızmış, yabancılara toprak satışı kanunu onaylatmış ve Yahudilerin Filistin üzerinde geniş çaplı araziler satın almalarının önünü açmıştı.

Birinci Dünya Savaşı’nın başlamasıyla, İngiliz ve Fransızlarla işbirliği yapan Yahudiler, Filistin’de Osmanlı Devleti aleyhine çalışmış ve İsrail Devleti için umutlanmaya başlamıştı. Nihayet İkinci Dünya Savaşı’nın sonunda,14 Mayıs 1948’de  saat 16.00’da İsrail Devleti ilan edildi. Filistinliler ise bu günü “El Nakba” yani “Felaket Günü”  olarak değerlendirdi.

Artık bir devleti olan Yahudiler, kendilerini daha güçlü hissederek, vicdanları isyan ettiren hamlelerini yapmaya devam ediyordu ve Filistin’de sadece Filistinliler değil, bütün insanlık kan kaybediyordu…

 “Düşmanını tanımak erdemliliktir” anlayışından yola çıkarak her şeyden önce Siyonizm’in kanlı tarihini dikkatli bir şekilde okumamız gerekir. Çünkü görüntüdeki düşman İsrail olsa da, asıl düşman, perde arkasından onları yönlendiren İblis’in ta kendisidir!

Şeytanın adımlarını izleyen Yahudiler bile Allah’ın verdiği aklı kullanıyorken, Allah yolundan gitmeye çalışan biz Müslümanların bu aklı değerlendirememesi belki de bu hazin tablonun nedenlerinden birisidir. “Allah aklını kullanmayanların üzerine bir pislik bırakır”(Yunus/100) mealindeki ayet bize bu konu üzerinde düşünmeyi öğütlemektedir.Gazze topraklarını işgal eden Yahudilerin tanklarına,Müslümanların taşla ve sapanla karşılık vermesi,aradaki farkın en net göstergesidir.

Pekiyi, ne yapmalı? Tabi ki oradaki insanlara, çocuklara, mazlumlara sahip çıkmalı. Hem de onlara sadece Müslüman oldukları için değil, insan oldukları için el uzatmalı. Her ne kadar zaman zaman ‘bir gün bütün Yahudileri öldürmediğim için bana küfür edeceksiniz” diyen Hitler’e hak veresimiz gelse de, yine de “mazlumun dini ve etnik kökeni olmaz, mazlum mazlumdur” düşüncesinden şaşmamalı, olayı ırkçılık boyutuna taşımadan vicdanımızın kabul edebileceği bir şekilde bu vahşete karşı durmalıyız.

“Biz ne yapabiliriz ki, ben şu markalı İsrail ürününü almasam bir başkası alır, değişen bir şey olmaz, o yüzden boykot yapmak çok saçma” gibi içimizdeki “ot” ların sözlerini ciddiye almamalı, hatta mümkünse bu arkadaşları güneş ışığı altında tutarak fotosentez yapmalarına yardımcı olmalıyız.

Ha bir de, “aman medeniyetler çatışmasın, aman uluslararası ilişkilerimiz zeval görmesin, aman diyalog bozulmasın” gibi insana kendini tuhaf hissettiren, fazlaca iyimser cümleler kuran insanlara inat, orada acımasızca öldürülen kardeşlerimize sahip çıkmalı ve elimizden geldiğince maddi, gelemediği yerde de manevi desteğimizi eksik etmemeliyiz.

Son olarak,çoluk çocuk denmeden yapılan bu acımasızca katliam karşısında, duygularını aldırmış olduklarını tahmin ettiğim aşırı soğukkanlı kişiler tarafından yapılan “canım onlar da bizi arkadan vurmuştu, oh olsun” şeklindeki, tarihteki ihanetlerin hesabını 5 yaşındaki çocuğa kesmekten utanmayan yorumlara ve özellikle “laiklik” temalı konuşmalara Mustafa Kemal’in konu hakkındaki sözleriyle cevap veriyorum:

“Arapların arasında mevcut olan karışıklığı ve hoşnutsuzluğu kimse bizim kadar bilemez. Biz vakıa birkaç sene Araplardan uzak kaldık. Fakat şimdi kendimize kâfi derecede güvenip kudretimizi bildiğimiz için İslâmiyet'in mukaddes yerlerinin Musevilerin ve Hıristiyanların nüfuzunun altına girmesine mani olacağız. Binaenaleyh şunu söylemek istiyoruz ki, buraların Avrupa emperyalizminin oyun sahası olmasına müsaade etmeyeceğiz. Biz şimdiye kadar dinsiz ve İslâmiyet'e lâkayt olmakla itham edildik. Fakat bu ithamlara rağmen Peygamber'in son arzusunu, yani mukaddes toprakların daima İslâm hâkimiyetinde kalmasını temin için hemen bugün kanımızı dökmeğe hazırız. Cedlerimizin, Selâhaddin'in idaresi altında, uğrunda Hıristiyanlarla mücadele ettikleri toprakların yabancı hâkimiyet ve nüfuzunun tahtında bulunmasına müsaade etmeyeceğimizi beyan edecek kadar bugün, Allah'ın inayeti ile kuvvetliyiz. Avrupa'nın bu mukaddes yerlere temellük etmek için yapacağı ilk adımda, bütün İslâm âleminin ayaklanıp icraata geçeceğine şüphemiz yoktur...”
Mustafa Kemal ATATÜRK
(27 Temmuz 1937-Hakimiyet-i Milliye Gazetesi)

Bu sözlerin ışığında Filistin davasını savunmanın laikliği “bozmadığına” kanaat getirerek, aslını kaybetmiş Tevrat ile başladığım cümlelerime, Hak olan Kur’an ile nokta koyuyorum:

"Gevşeklik göstermeyin, üzüntüye kapılmayın. Eğer inanmışsanız, üstün gelecek olan sizsiniz.”(Al-i İmran:139) 12 Ocak 2009

 

ÖZENİYORUM, O HALDE YOKUM!

Eşeğin biri birgün tavşana benzemeye karar vermiş. Bakmış ki kulakları tavşana göre biraz uzun, gitmiş hemen kestirmiş.Aynaya bakmış ve tavşana benzediğini düşünerek sevinmiş.Sonra bir fazlalığını daha farketmiş,gitmiş kuyruğunu da kestirmiş.Sonunda dayanamayıp bir dostuna gidip sormuş,acaba tavşana ne kadar benzemiş.Dostu aynen şöyle cevap vermiş:

-Tavşana benzemek şöyle dursun, artık eşeğe de benzemiyorsun!

Özenmek, her insanın içerisinde olabilen bir özelliktir. İnsan güzele özenir, normaldir. Normal olmayan bir şey varsa, o da bu özentinin derecesidir. Bireylerin aşağılılık duygusuna sahip olması, bireyi ilgilendirir. Ama eğer bu rahatsızlık, toplumsal anlamda kronik hale gelmişse, o zaman toplu halde bir terapi gerekebilir.

Psikoloji okuyanların yakından bildiği bir hikayedir. Koyunun birisi bir düşünceye dalar ve ardından heyecanlı bir şekilde bağırır:

-Arkadaşlar, ben artık sürü psikolojisine uymayacağım.

Ardından diğer koyunlar sırayla başlar:

-Ben de, ben de, ben de…

Daha ilkokul sıralarındayken aklımıza soktular bazı şeyleri. Biz  ‘barbar’ bir millettik ve medeniyeti kovboy filmlerinden tanıdığımız batılı amcalarımızdan öğrenmeliydik. Sanki biz dünyaya onları taklit etmek için gelmiştik. Onlar gibi konuşmalı, onlar gibi gülmeliydik. Bir insan, bilim ve teknik alanında birçok ulvi araştırmalara imza atmış olabilir, biz buna bakmayız.Biz, kişilerin cümle içerisinde kullandıkları ‘İngilizce’ kelime sayısına bakarız. Yolunu kaybeden bir turistin bile geçme ihtimalinin binde bir olduğu dağ başlarındaki köy tabelaların altına ‘welcome’ yazarız. Milliyetçilik konusunda mangalda kül bırakmayız, ama iş icraata gelince sınıfta kalırız.

Milliyetçilik demişken, birileri yine kızacak bana. Müslüman insan, milliyetçi olamaz edebiyatı yapacak.Manda olamama hissi içlerinde uhde kalan dantelliktüel kesim, ‘keşke Maraş’ta bacılarımızın peçesini yırtıp, namuslarına saldıranların sömürgesi olsaydık da,dinimizi özgürce(!) yaşayabilseydik’ hayalleri kurarken, İslam dininin tarih boyunca en büyük düşmanlarından olan İngilizlere iki çift laf sokamayacak.

İşin tuhafı, ‘var olan konumu koruma amacını güden’ bir düşünce tarzı olan ‘muhafazakarlık’ da özenti dalgasına kapılmaya başlamıştır. Örtmek, gizlemek ve dikkat çekmemek anlamına gelen tesettür bile, çok yüz euro’luk ithal eşarplarla işi ticarete dökerek ,podyumlardaki yerini almıştır.

Kendinden bihaber yetişen garibim lise gençliği ‘gothic’ olacağım sevdasıyla tuhaf tuhaf şekillere bürünürken, Amerikan patentli dizilerden etkilenen arkadaşlar, aşk ve sevgi kavramlarının içini boşaltmıştır.

Medeniyeti çıplak gezmek sanan çok bilmiş kesim, başörtülü insanları gerici diye yaftalarken, bir kısım başörtülü kardeşlerimiz de ilerici olmak adına mini etek ve dar elbiseler giyerek, saçmalamıştır.

Bazı zat-ı muhteremler, devlet  kurumlarının ve okulların bodrum katlarında, ellerinde kamerayla gezerek namaz kılan insan aramış ve aradığını bulunca da, secde halindeki vatandaşın fotoğrafını baş sayfadan verip verip, ‘ahada irtica hortladı, işte kanıtı’ haberini yaparken, her fırsatta kendi inancını küçümseyip ineğe tapan Hinduları göklere çıkartmıştır.

Başka zat-ı muhteremler ise, Van’da, Kars’da Iğdır’da, Erzurum’da, Hocalı’da Müslüman Türkler’e türlü ahlaksızlıklar yapıp diri diri yakan Ermeniler’den özür dileyerek “aydın” olurum ümidine kapılmış, ‘dini bütün’ bazı çevreler de dinler arası hoşgörü adı altında İsrail konsolosluğuna çiçek yollamıştır.

Ne diyeyim, eğer buysa sizin çağdaş din anlayışınız, aman kardeşim, eksik olsun sizin dindarlığınız!

Haysiyetsizlik duygusu kanımıza işlemeye başlamışken, kendi üniversitelerimiz bile yabancı dilde eğitim yaparken, aydıncıklarımız “Orhan Pamuk’tan neyimiz eksik belki bize de Nobel verirler yahu” diye sağa sola yaranmaya çalışırken, vatandaş delirmiş bir vaziyette kültürünü yozlaştırırken ve birilerinin bu itirazım karşısında ‘sen kimsin ki toy çocuk, otur oturduğun yerde’ uyarısından adım gibi eminken dahası bu uyarı  karşısında  ‘ben Fatih’in İstanbul’u fethettiği yaştayım’ itirazının da hiçbir işe yaramayacağını biliyorken, Türk’üm demek ‘out’, Avrupalı’yım demek ‘in’ olmuşken, kurda kuzu gibi teslim olmaktansa sürüden kaçmayı göze alıyor ve papağan yetiştiren eğitim sistemimize inat, onurlu bir Türk genci olarak yaşamak istiyorum.

Velhasıl kelam, iyi ki Türk’üm arkadaş, iyi ki Müslüman!

 

BAŞÖRTÜSÜ YASAKLANDI, VATAN KURTULDU!                 

1933 yılında Florya Plajı halka açık hale getirilir ve ertesi gün devletin “yarı resmi” gazetesi şu manşeti atar:

-Halk plaja akın etti, vatandaş denize giremiyor!

Halk ile vatandaş kavramları bundan daha güzel(!) bir şekilde ayrılamazdı galiba..

Peki neydi halk ile vatandaşı birbirinden bu kadar kesin ayıran çizgi. Sosyo-kültürel farklılıklar  mı, ekonomik uçurumlar mı, mezun oldukları okullar mı, ya da doğdukları şehirler mi?

Vatandaş;okumuş,kültürlü,soylu bir aileden gelen,tercihen İstanbul doğumlu-Ankara ya da İzmir de olabilir-her haliyle batılılara benzeyen ve birazcık da maneviyatla arasına mesafe koymuş kimselerdi..

   Peki halk kimdi? Halk bakkal Osman’dı, apartman görevlisi Kemal Efendi’ydi, inşaat işçisi Enver di, tesisatçı Ali’ydi. Halk Anadolu’dan gelmişti, vatandaş ise büyük şehirlerin yerlisiydi…

   Her ne kadar İstanbul doğumlu da olsa,bu satırların yazarı da halk üyesiydi..

   Halk, vatandaşın getir götür işlerini yapardı. Şirketinde çalışırdı. Maaşlı elemanıydı. Vatandaş ise bu memleketin gerçek sahibiydi. Öyle ya bu ülke onların babasının tekelindeydi.

   Vatandaş’ın çocukları vatanı için kolejlerde okuyup yurtdışında master yapardı.Halk’ın çocukları ise yirmisini geçirmeden askerlik yapardı.

   Vatandaş, zengin olup tatile giderdi.Halk ise şehit olup, cennete giderdi..

   Ama yine de vatan sağ idi ancak cahil halk ısrarla cumhuriyeti tehdit etmekteydi.

   Şimdi diyeceksiniz ki,bunlar eski dönemde kalmıştı ve şu an vatandaş ile halk gayet barışıktı.Öyle mi?

   Geçtiğimiz yıllarda halk plajı haline getirilen Caddebostan Plajı’nı haber yapan gazetelerin manşetlerine bir göz atalım:

       -Caddebostan’ın havası değişti!

       -Nerede o eski plajlar!

       -Caddebostanlılar denize giremiyor!

Ve olayın en entelleküel ve gerçekçi yorumunu da bir Caddebostanlı hanım kızımız yapıyordu:

         -Buranın tarzı falan var yane!

    Evet oranın bir tarzı vardı…

    Orası İstanbul’u babasının malı sanan elit züppelerinin olmalıydı.Sadece onlar girmeliydi

denize.Onlar sevgilisinin elini tutup gezmeliydi Bostancı sahillerinde.Onlar romantizmi yaşamalıydı Kız Kulesi’nde.Onlar oturup çay içmeliydi Çamlıca tepesinde..

    Evet oranın bir tarzı vardı.Tıpkı üniversiteler gibi…

    Başörtüsünü gerici bulup türbanı üreten,daha sonra türbanı dışlayıp başörtüsüne yeniden dönen,en sonunda da aslında Kur’an’da başörtüsü yokmuş meğer ecdadımız 1400 yıldır saçmalıyormuş diye ortalıkta gezinen halktan kopuk halkçıların asıl düşünceleri belli oluyordu yavaş yavaş:

    -Canım,bu çağda da başörtüsü mü olurmuş??

    Evet evet kesinlikle olmazdı. Zaten neyin nerede ne zaman olacağını onlar bilirdi.Dinin yerinin vicdan olduğunu da onlar tespit etmişti.Yoksa cahil halk nereden bilecekti?

     Yalnız ortada çok ciddi bir sorun belirmişti. Dahiyane fikirleriyle bilim ve siyaset dünyasını sarsan, manken görünümlü Prof Dr.Aysun Kayacı ile dağdaki çoban eşit oya sahipti.Zaten memleketin yüzde 47’si(yaklaşık 16,5 milyon kişi) Ağustos’un göbeğinde iki torba kömür karşılığında oyunu satmıştı.Şimdi kalkıp da oylar arasında bir eşitsizlik düzenlense bu da Atatürk ilkelerine uymazdı.

     O zaman yapılacak tek bir iş kalmıştı. Top anayasa mahkemelerine atılırdı,olur biterdi.

    Öyle oldu. Başörtüsü özgürlüğüne kalkan 411 eli kaos olarak niteleyen “demokrat” medyamız,yasağı savunan 9 eli öpüp de başına koydu.

    Evet, başörtüsü üniversitelere girmemeliydi. Çünkü evine gelen yardımcı kadının bile başörtüsünden  rahatsız olan sorunlu vatandaşın göz zevki her şeyden önemliydi.

    Peki kılık kıyafet ayrımı gözetmeden bu ülkede yaşayan bütün insanların kardeş olabileceği gerçeğini kim savunacaktı?

     Muhtıracısına aşık olan demokratlar mı, yoksa laik partilerin fetvacı başkanları mı?    

    Eğer kimseden ümidiniz yoksa korkmayın. Çünkü bu ülkenin gerçekten özgürlükçü düşünen,demokrasi ve laikliğe sözde değil özde inanan bir gençlik potansiyeli var.

     İşin en ilginç yanı da, sosyeteden yetişmiş gençler de bu kez halk çocuklarıyla ayni tarafta…

Gün gelecek bu gençlik yönetimi ele alacak ve daha güzel bir Türkiye için kolları sıvayacaktır.

  Göreve de 11 Kasım 1938’den yani Atatürk’ün bıraktığı yerden başlayacaktır.

  Orhan DOĞANGÜNEŞ/SAMSUN  / 27 Ekim 2008  

 

TÜRKİYE’DE ÇOCUK OLMAK 

Zor şeydir bu ülkede çocuk olmak..Masumca oynayıp,çocukça ağlamak…

Bazen “merhaba” bile diyemeden “elveda” diyebilirsiniz hayata.. Sıcak beşiğinizle tanışamadan yatabilirsiniz musalla taşına..

Bir “yenidoğan” ünitesinde “olağanüstü” biçimde ölen 42 bebekten biri olabilirsiniz mesela..İşin en acı tarafı bir sorumlu yoktur bu ölümlerin ardında..

Bir “gofret” bile yiyemeden “gofret kutusu”nda hastaneden çıkarılabilir cansız bedeniniz..Anne bile diyemeden,kimseyi sevemeden ama özellikle “gözü yaşlı” iki kişi tarafından çok sevilen biri olarak kaldırılabilir cenazeniz..

                                           ……………

Bir sabah olur, uyanırsınız..Çocuksunuzdur,sıkılırsınız evde..Masum bir şekilde parka gitmek istersiniz annenizle..Ellerini tutarsınız annenizin,sımsıkı...Bırakmak istemezsiniz o elleri..Çünkü o ellerin sizi her türlü kötülükten koruyabileceğine inanırsınız..O ellerde güvenin en üst düzeyini hissedersiniz…O elleri dünyadaki bütün ellerden daha çok seversiniz..

Ama hayat çoğu zaman istediğiniz gibi gitmez sizin..

İnsanlık dışı,haince ve kalleşçe atılan bir bombanın hedefi olabilirsiniz mesela..Annenizin ellerini bırakmak istemeseniz de,o bombanın şiddetiyle farklı yerlere savrulabilir bedenleriniz..

Hiç ayrılmak istemese de,birbirinden ayrılabilir elleriniz..

Ama sizin acınız burada bitmez..

O bombayı atan alçaklara “yardım” ve “yataklık” yapmaktan hapis cezası alan,içerideyken de birden kendini mecliste bulan “o kadın” ın, Türkiye Cumhuriyeti’nin Cumhurbaşkanı tarafından,Çankaya Köşk’ünde yemeğe davet edildiğini duyabilirsiniz mesela..

İnanmak istemezsiniz,benim cumhurbaşkanım bana bunu yapmaz dersiniz..Ama sizin katillerinize “kardeşlerim” diyen “o kadın” oradadır..

Hem de Genelkurmay başkanınızla ayni masadadır..Hem de bir vatan evladının bile “ben bu kadınla ayni masaya oturmam” itirazıyla karşılaşmamıştır..

Atılan bomba size koymamıştır..Ama bu manzara kalbinizi gerçekten kırmıştır..

                                 ………

Bir gün kalbinizi sarabilecek en “masum” ve en “kutsal” isteklerden biri sarar..

Kur’an öğrenmek istersiniz..

Dinlerin en mükemmelini “kaynağından” öğrenmektir derdiniz..Kur’an’ı okumak,anlamak ve ona uygun bir hayat sürmektir isteğiniz..

Ama bazen, “çürük” bir binanın altında kalabilir “sağlam” hedefleriniz…

Bir sabah namazında son bulabilir hayalleriniz..

Yine işin en kötü tarafı bir Allah’ın kulu çıkıp da sorumluluk yüklenmez ölümünüzün ardından..

Kimisi “melekler cennete uçtu” der,kimisi “şehit oldular”..

Hatta öyle ki, yakınlarınız bile teşekkür eder,ölümünüze sebep olanlara..”İyi ki” derler, “iyi ki çocuklarımızı bu çürük binada eğittiniz de şehit oldular”(!)

Ve ölümünüze sebep olanlar,cansız bedenlerinize basarak yükselirler..Bir sonraki seçimde “falanca” partinin bilmem kaçıncı sıradan milletvekili adayı oluverirler..

Büyüklere gelince,onlara bir şey olmaz..İtiraz bile etmezler,neden oldu demezler...

Onlar sadece “takdir-i ilahi” der,geçerler..

Zor şeydir bu ülkede çocuk olmak... Masumca oynayıp,çocukça ağlamak… 9 Ağustos 2008

 

YASAKÇI ÖZGÜRLÜK

1980 Darbesi sonucu üniversite ve imam hatiplerde başörtüsü yasağı başladı...

Daha sonra diyanetin görüş bildirmesiyle imam hatiplerden bu yasak kalktı..

Fakat askeri darbenin hediyesi olan YÖK,üniversitelerde kapıları sıkı sıkı kapattı..

1984 yılında,YÖK,başörtüsü yerine türban takanların üniversiteye girebileceğini açıkladı..

Türbanın kökü Farsça “dulbant” sözcüğünden gelmekteydi..Türkçe’de ise karşılığı tülbentti..

Başörtüsüne göre daha “zararsız” durmuş olmalıydı ki,”laikliği” tehdit etmediğine karar verildi..

Şu sıralar birileri tarafından siyasi simge olmakla suçlanan “türban” yine o birileri tarafından icat edilmişti..

Bugün üzerine methiyeler dizilen başörtüsü, daha dün gerici damgası yemişti..

Başörtüsünü yasaklayıp yerine türbanı getirenler,

Başörtüsü “çağdışı”,türban ise pek bir “modern” diyenler,

Daha sonra türbanın siyasi olduğuna karar verip tehlikeli görenler,

Daha dün dışladıkları başörtüsünü bugün pek bir sevenler,

Garip gelebilir ama hep ayni kişiler…

Elbette ki,bu yasakta bugün masum görünen bir çok kimsenin de payı vardı..

Eğer onlar dün rahat dursalardı ve siyasetlerine dini karıştırmasalardı,

Bugün belki de böyle bir yasak olmayacaktı..

Eğer dün birileri “imam hatipler bizim arka bahçemizdir” diye bağırmasaydı,

Bugün başörtülü kızlar ağlamayacaktı..

Şu an siyasi değil, sadece insani pencereden bakıyorum olaya...

Aklıma “haydi kızlar okula”lar geliyor..

“Baba beni okula gönder”ler,iyilik meleği “kardelen”ler ..

Bir de kendinde insanların kılık kıyafetini denetleme cüretini gören kimseler..

“Halkçı”lıktan nasibini almamış, sözde “laik”ler..

40 santigrat derecede,sırf siyasi simge olsun diye,başını örten bayanlar var mıdır bilmiyorum..

Ama başındaki örtü yüzünden, çocuklarının mezuniyet törenine alınmayan annelerin,

Dolmabahçe Sarayı’na girerken bile başörtüsünü çıkartması istenilenlerin,

Ödülünü alamadan kürsüden indirilen İmam Hatip’li “Tevhide”lerin,

O örtüyü Allah rızası için taktığını biliyorum…

Bugün inancını yaşamaya çalışan kardeşlerime, ikinci sınıf insan muamelesi yapanların,

Yarın ayni muamele ile karşılaşmasını diliyorum..

Ya da vazgeçiyorum,dilemiyorum..

Bir vicdana sahip olduğumu farkediyorum..

Haybeden konuşmak, insanın canını çok sıkıyor..

Ama sessiz kalınca da, gönül razı olmuyor..

PKK sempatizanı bölücü alçakların bile rahatça girebildiği üniversitelere,

Başörtülü kardeşlerimin alınmaması kanıma dokunuyor..

Bir gün bu ülkeyi hoşgörülü insanlar yönetecek..

Eşitlik,kardeşlik ve sevgi her yerde görülecek..

Farklı kültürler ve inançlar,zenginlik bilinecek..

Kimse kimseyi ezmeyecek,incitmeyecek..

O günler gelecek,inşallah gelecek..

İnanıyorum,inanmak istiyorum..

Şimdilik sadece her şeyin hayırlısını diliyorum...

Yasağı savunanlara ise, gözünüz aydın diyorum.. 9 Haziran 2008

 

İÇİMİZDEKİ DANİMARKALILAR

Cumhuriyet’in ilk yıllarında, milletimizle batı müziğini tanıştırmak amaçlı bir organizasyon düzenlenir. Buna göre dönemin senfoni orkestrası, bazı şehirlere konser vermek üzere gönderilir.Uygulamanın ilk “kurban”larından olan Bayburt halkı,muhtarların zoruyla açık havada yapılan konser alanına doldurulur.

Orkestra şefinin elindeki batonla bayan sopranoya işaret vermesini ve sanatçının biraz sesli bir şekilde eseri seslendirmesini“vay be, adama bak kadını sopayla korkutuyor” diye yorumlayan halkımız,konserin saatlerce sürmesine karşın,takdire şayan bir sabır örneği sergileyerek,konserin bitimine kadar itiraz etmeden bekler..

Nihayet konser sona erer ve insanlar koşar adımlarla evlerinin yolunu tutar..Halkın,bu müziği nasıl karşılayacağını merak eden yetkililer, yoldan çevirdikleri birine konserin nasıl geçtiğini sorar.Nasrettin Hoca’nın torunu olabileceğini düşündüğüm kişinin verdiği cevap aynen şu şekildedir:

-Valla gardaş ne diyeyim,Bayburt Bayburt olalı böyle zulüm görmedi..

Bayburtlu amcamızın o gün verdiği cevap tarihe geçecektir ve yıllar sonra bile, ülkemizin çeşitli yerlerinde söylenecek, güldürecek, düşündürecektir…

Atatürk’ün büyük umutlarla yurtdışına okumaya gönderdiği ve “sizleri bir kıvılcım olarak gönderiyorum ve alev olarak geri dönmenizi istiyorum” dediği gençlerin önemli bir kısmı ya gittikleri batıyı pek bir tatlı bulmuş, dönememiş, ya da döndüklerinde kendilerini hala batıda zannetmişlerdir…

Toplumun değerlerini küçümseyerek, Türk kültürü yerine batının kovboy kültürünü özümseyerek, ilerlemenin tek yolu olarak batılı olmayı görerek ve göstererek ülkeyi geliştireceğini sanan bu zararlı aydınımsılar, bu milleti hiç anlayamamışlar ve görünen o ki anlayamayacaklardır…

Yedi düvele meydan okuyan atalarının geçmişini hiçe sayıp,doğru dürüst bir tarihleri bile olmayan,olan tarihlerinde de sömürüden başka bir şey yazmayan Avrupalılara benzeme hevesi,birilerinin kanına öyle işlemiş olmalı ki,Efendiler Efendisi’ne saygısızlık yapan Danimarkalı pis herifi bile örnek alma aşamasına gelecek ve Allah’ın bile Kur’an’ında adıyla hitap etmeye kıyamadığı Hz Muhammed’den sanki askerlik arkadaşlarıymış gibi M…. diye

bahsedeceklerdir…   

Hac ibadetini yapacak olmanın verdiği manevi heyecanı kendisiyle paylaşmak isteyen bir vatandaşa, paranı Arap’a kaptırma diyecek kadar espritüel(!) kişiliğe sahip olan bu kimseler, seçim öncesi Kur’an ve başörtüsü dağıtacak, seçim otobüslerine kocaman, kocaman başörtülü hanımların resmini koyacak,daha sonra Kur’an ‘da başörtüsü yoktur diye ortaya çıkacak,devlete,millete ve sonunda hızını alamayıp dine de sahip çıkacak,halktan kopuk bir halkçı olarak yaşayacaklardır…

Seçim sonrası başarısızlıklarını ise, temmuzun göbeğinde iki torba kömüre bağlayacak, kendilerinde hiç kusur bulmayacak ama haklarını yemeyelim, cumhuriyete sahip çıkacaklardır(!)

Sonuç olarak hiçbir şey değişmeyecek, her şey yerinde kalacaktır. İktidarla muhalefet aralarında görev paylaşımı yapacak,olan yine vatandaşın kendisine olacaktır…

Mustafa Kemal’in kemikleri sızlayacak, milli servetler birer ikişer yabancılara satılacak, iç işlerimize AB, dış işlerimize ABD bakacak,geri kalan beş ilke hiçe sayılarak,sadece laiklikle Atatürkçülük yapılacaktır! Yanılmayı gerçekten çok isterim… NOT: Bu satırların yazarı hiçbir siyasi partinin sempatizanı değildir. Sadece sözde değil, özde cumhuriyete ve laikliğe gönülden bağlı,vatanını, milletini ve dinini seven herhangi bir Türk vatandaşıdır. 29 Mayıs 2008

 

DİNDE YOZLAŞMA

Daha önce yine burada “başörtüsü” konulu bir yazı yazmıştım. O zaman ki düşüncelerim yerinde duruyor, hala üniversitelerde başörtüsü yasağını anlamsız buluyor ve demokratik bir talep olan bu özgürlüğün yerine getirilmesini sıradan bir vatandaş olarak arzu ediyorum.

Bu yazım içerisinde de dolaylı olarak bu meseleden bahsedeceğim. Ama bu kez, başörtüsü yasakçılarından değil, başörtüsü istismarcılarından olan rahatsızlığımı dile getireceğim.

Son zamanlarda moda haline gelen tesettür defileleri ile ilgili haberleri izleyince, kendime kendime “pes yani” dedim, “ne zamandan beri örtmek ve gizlemek anlamına gelen tesettür, insanların kendilerini sergilemesi olmuş”.Şimdi birileri “yahu onlar kendilerini değil, kıyafetleri sergiliyor” gibi cümleler kurabilir. Doğrudur, sırf mankenlerin başlarındaki örtünün desenini merak edip, en ön koltuklardan yer kapan ve gözlerini podyuma diken erkekler de vardır. Ama böyle bir organizasyonun yani, bayanların erkeklerin de olduğu bir ortamda, gösteriş amaçlı kendilerini ve kıyafetlerini sergilemesinin dindeki yeri nedir bunu da araştırmakta fayda vardır.

İnançlar, Allah’a ulaşmak için bir yol olmalıdır. Ama hiçbir şekilde ticari ya da siyasi çıkarlar doğrultusunda istismar edilmemelidir. Bugün, Kur’an ahlakını ve Peygamber sünnetini anlamadan, bu işin özünü sözünü kavramadan, İslamiyet gibi yüce bir dini sadece başörtüsüne indirgemek doğru bir şey değildir. Elbette ki Kur’an-ı Kerim’de geçen hiçbir emir küçümsenemez ve yok sayılamaz ama insanları sadece kılık kıyafetine göre yargılamak ve kendi kafamıza göre cennete cehenneme göndermek de, İslam ile bağdaşmaz.

Bugün gördüğüm kadarıyla yüce dinimiz, birileri tarafından yozlaştırılmaya çalışılmaktadır. Dini işlerine geldiği gibi, kendi kafalarına göre yorumlayan bu insanlar, manevi değerler üzerinden, maddi hesaplar yapmaktadır. Dinin bu şekilde sömürülmesi kesinlikle iğrenç bir olaydır ve herkesten önce gerçek dindarların bu olaya karşı tavır koyması gerekmektedir.

   “Dinde yozlaşma tehlikesi yoktur, her şey güllük gülistanlıktır, bunlar hüsnü kuruntudur” gibi yorumlar yapmaya hazırlananlara, düğün salonlarında sahneden inmeyen, saatlerce oynayıp zıplayan, mini etekli, pür makyajlı, göbeği açık ama başı kapalı(! resim !)  bayan arkadaşları görmelerini tavsiye ediyorum…

   Malum moda stiline göre, malum bir şekilde başını örten, gözleri fırıldak gibi dönen, vücut hatlarını belli edecek dar elbiseleri tercih eden bayanların dindar sayılmasına ama bunun yanı sıra, sessiz, efendi, edepli ama başı açık olan kızlarımızın da dinsiz yerine konmasına isyan ediyorum.

 

   Ayrıca, türbelerde, yatırlarda, telli babalarda fink atan, bizzat Yaratan’a dua etmek dururken, ağaçlara çaput bağlayarak bilmeden şirk yapan, kendine faydası olmayan uydurma hocalardan medet uman, nazar boncuğu ve muskalar arasında yaşayan bir toplumun da bu gibi tehlikeleri üretmesini normal karşılıyorum.

   Çok görmüyorum, kıyamet yaklaşıyor normaldir bu tür şeyler. Bir şekilde ayrılmalıdır birbirinden, Allah rızası için başını örtenle, modayı takip edenler.

   Fikir sahibi olmadan zikir sahibi olmaya çalışanların ellerinden düşmeyen Çin malı zikir matikler (Maazallah sayıyı falan şaşırırız!),ezan okuyan saatler, internet üzerinden fatih-a yollayan siteler, pusulalı seccadeler. Her ne kadar paramız kedi köpek yiyen çekik gözlü adamlara gitse de, olsun, en azından pusulamız şaşırmaz!

   Hani belki bir gün, dinimizi bu gibi menfaatçiler yerine, bizzat Kur’an-ı Kerim’den öğrenmeye karar veririz ümidiyle, Maun Suresi’ni sizlerle paylaşıyorum:

“.Gördün mü hesap ve ceza gününü yalanlayanı,

.İşte o yetimi itip kakan, yoksula yedirmeye özen göstermeyen kişidir.

.Yazıklar olsun o namaz kılanlara ki, onlar namazlarını ciddi almazlar.

.Onlar, namazlarıyla gösteriş yaparlar.

.Ufacık bir yardıma bile engel olurlar…

    NOT: Bu yazıdaki eleştirdiğim kişiler, dini bir rozet gibi kullanarak, ondan çıkar sağlamaya çalışan çokbilmişlerdir. Hedefim kesinlikle, bilinçli ve samimi bir şekilde dinini yaşamaya çalışan müminler değildir…    Selam ve dua ile… 12 Mayıs 2008

 

YABANCI HAYRANLIĞI

Millet olarak ‘ecnebi’lere karşı müthiş bir sevgimiz vardır bizim...Öyle ki ‘euro’ karşılığında attığını düşünürüz bazen kalbimizin..
Uğur Mumcu’nun, Ahmet Taner Kışlalı’nın ve bütün kalemlerimizin alçakça kırılmasına üzülürüz..Ama iş Hrant Dink’e gelince üzülmekle kalmayıp hemencecik Ermeni oluveririz..
Hepimizin içi nedeni anlaşılamayan bir Avrupa sevdası ile doludur... Mustafa Kemal Atatürk’ün muasır medeniyet seviyesinin üzerine çıkma hedefini Avrupa Birliği’ne indirgemeyi çok iyi beceririz.
Hele hele kelli felli köşe yazarlarımızın feleğini şaşırmış bir vaziyette Avrupa’yı övmelerini pek bir severiz..
Hatta bir keresinde çok satan (satma fiilinin altını çiziyorum)bir gazetemiz,reklamında Atatürk’u kullanmayı akıl etmişti..Koskoca Atatürk meclis kürsüsüne çıkp kıytırık bir hristiyan birliğine girmemiz gerektiğini anlatıyordu..Bu reklamı yapanlar zamanında Atatürk’ün batılı devletlerin kurmuş olduğu birliğe davet edilince oturur düşünürüz dediğini bilmiyorlardı demek ki..Eğer bildikleri halde kendi halklarını yanıltmaya çalışıyorlarsa o zaman iş daha karışık..
Bir de örnek devletler takıntısı vardır bizde..Nedense medeniyet diyince aklımıza hep Fransa gelir.Fransa…Hani şu uzunca bir dönem tuvalet ihtiyacını sokakta karşılayan ve pis kokudan rahatsız olup parfümü bulan dahi(!) millet..
Gelelim Almanya’ya.. Almanya, insan haklarının kalesidir bizim gözümüzde...Hani şu Hitler döneminde insanların sırf Yahudi oldukları için insanlık dışı muameleye tabii tutuldukları ve çoluk çocuk demeden katledildikleri ülke..
Hepsini anlarım da şu ABD ye ve İngiltere’ye karşı duyulan sevginin sebebini anlayamam..İngiltere ki tarih boyunca İslam’a en büyük düşmanlığı yapmış olan bir millet..Amerika ki insanlık tarihinin en büyük katliamını soykırımını(Kızılderililer) yapan ve barış ve demokrasi hikayesiyle Ortadoğu’da Müslüman nüfüsünü azaltan cani devlet…
İşin aksi tarih okumayı da sevmeyiz nedense..Sam Amca’dan masallar daha bir cazip gelmiştir bize…
Ha bir de hayatlarında hiç Kur’an-ı Kerim’i elini almayıp,sağdan soldan arakladığı sözlerle(muhtemelen dış kaynaklı yayınlardan) dindarlık taslamaya çalışanlar vardır içimizde..Ne zaman ki Müslüman Türklerin birliğinden bahsedilse onlar her önüne geleni ırkçılıkla suçlarlar..Irkçılık tabi ki günahtır..Ama yabancılara gereğinden fazla güvenmek de pek akıllıca bir iş olmasa gerek..Bakın bu konuda Kur’an ne diyor:
‘Sen dinlerine uymadıkça ne Hristiyanlar ne de Yahudiler senden razı olurlar..Eğer onların arzu ve isteklerine uyacak olursan bilmiş ol ki Allah’tan sana ne bir dost ne de bir yardımcı vardır..’(Bakara 120)
Elbette ki yabancılarla gerektiğinde iş birliği yapılmalıdır..Elbetteki ticari ve iktisadi ilişkiler sağlam tutulmalıdır..Ama ‘biz safız batı her şeyi bizden daha iyi bilir’ havasına bürünmek ve doğru dürüst tarihi bile olmayan, olan tarihlerinde de zülümden,haksızlıktan ve sömürüden başka bir şey yazmayanlara aşırı bir hayranlık beslemek sizce de gereksiz değil mi?
İslam’a göre üstünlük ancak takva(ahlak) ile olur..O halde her şeyden önce ahlaklı olmayı bilmemiz lazım..
Damarımızdaki asil kanın farkına vardığımız ve dünyayı yeniden Türk-İslam güneşiyle aydınlattığımız günlerin hayaliyle….
24 Nisan 2008

 

BATI VE MEDENİYET

Batı..Medeniyet,çağdaşlık,eşitlik, insan hakları,..İlkokuldan bu yana Avrupa hep bu şekilde anlatıldı bize..Onlar çok iyi, çok büyük insanlardı ve bizler onlar gibi olmak,onlar gibi yaşamak,onlar gibi konuşmak için gelmiştik sanki bu dünyaya…Ne zaman ters giden bir şeyler olsa,’efenim Avrupa’da olsa böyle olmaz çünkü onlar zeki insanlar ama biz değiliz’ diyerek kendi salaklığını bütün bir millete mal etmek isteyen akıl fukarası kimselerin kitaplarında çektik içimize buram buram batı kokusunu .Bu Avrupa ne mene bir şeydir yahu sorusuyla yola çıkarak batının tarihini sizler için araştırdım biraz..İşte ‘gözünü sevdiğimin’ Avrupa’sından satır başları:

 Meğer bizim insan haklarını iyi biliyor diye kapısında yattığımız batılılar zamanında kadınların insan mı hayvan mı olduğunu tartışmışlar ve üstüne üstlük onları diri diri yakmışlar..

  Meğer bugün bilimin beşiği diye bilinen batılılar zamanında dünyanın yuvarlak olduğunu söyleyen bilim adamlarını zindanlara atmışlar..

Meğer bugün bizlere olmayan soykırımın hesabını soran bu ‘medeni toplumlar’ zamanında bir çok milleti kırım kırım kırmışlar..

Gemiler yapmışlar,okyanuslara açılmışlar..Orada başka başka ırklar bulup köleliği ve sömürgeciliği başlatmışlar..

Bir araya gelmişler..Yeni devletler kurmuşlar ama kanlarındaki nefret ve intikam hırsını bir türlü atamamışlar..

Her geçen yıl başka bir memleketi ‘demokrasiyle’ tanıştırmışlar..Bu ülkede nükleer silah var onu etkisiz hale getirdik bahanesiyle masum ve sivil halkın anasını ağlatmışlar..Ne zaman ki karşılarına bağımsızlık aşkı ile yanıp tutuşan şerefli milletler çıksa karga sürüsü gibi birleşmişler,içlerindeki ‘insan sevgisini’ bir kenara bırakıp, mazlum insanların namuslarına  saldırmışlar..

Çanakkale’de…

Erzurum’da…

Doğu Türkistan’da…

Bosna Hersek’de…

Karabağ’da

Somali’de…

Kıbrıs’ta…

Bulgaristan’da…

Afganistan’da…

Filistin’de..

Irak’da…

 Ve daha bir çok yerde katliamlar yapmışlar, insanlık suçu işlemişler. Çoluk,çocuk, kadın,yaşlı demeden tarihin en insafsız füzelerini atmışlar…

Irkçılık yapmıyorum,insanı insan olduğu için seviyorum ama yine de tarihten ders almamızın akıl karı olacağını düşünüyorum.Ayrıca ‘canım onlar eski Avrupalılardı şimdikiler melek, melek’ diyen masalcılara da şu sıralar Almanya’da üst üste kundaklanan Türk evlerini hatırlatıyorum…

Batının güzel yanlarını bir kenara bırakıp,bütün günahlarını akıl süzgecinden geçirmeden körü körüne alanlara,elin ecnebisinden bir ‘aferin’ alabilmek için vatanını satanlara,kardeşi kardeşe düşürme oyunlarına kananlara,şanlı Türk  milleti dururken hristiyan birliğinden medet umanlara ve sapına kadar Avrupacılara hediyem olsun..

Tarih sizi affetmeyecektir…   - 6 Nisan 2008

 

İÇİMİZDEKİ HAİNLER

Yıllardır bu milletin kanını emdiniz..

İnsan gibi yaşamayı beceremediniz..Kardeşliği sevgiyi saygıyı bu millete çok gördünüz..

Bu halkın toplumsal değerleri ile dalga geçtiniz..

Milletin iradesine saygı göstermediniz..

Gün geldi Allah demeyi yasakladınız..Gün geldi gittiniz Sivas'ta insan yaktınız...

Kiminiz Amerikancıydı kiminiz Rus ajanı..Ayni oyunda farklı yöntemlerle oynanan piyonlardınız sadece..

Peygamberi Atatürk'e,Atatürk'ü peygambere düşman gösterdiniz..Dindarı laikten, laikliği dindardan ayırdınız..

Kürdün Türk'ün öz kardeşi olduğu gerçeğini kavrayamadınız.İslam'ın başka bir yorumu olan Aleviliği farklı saydınız..

Hasan'ı,Haso'ya kırdırdınız..Muhammet'i Ali'den ayırdınız..Kimimizi faşist,kimimizi komünist,kimimizi sağcı, kimimizi solcu yaptınız..

Utanmadan arlanmadan, dinini yaşamaya çalışan mümine simitçi der gibi İslamcı dediniz..

İslamiyet'i bizden uzaklaştırdınız..Materyalist felsefeyle vatanın kurtulacağına inandırdınız..

Kafatasçılık yaptınız..Irkçılık yaptınız...Kundaktaki bebeklere kefen biçtiniz..

Üç beş 'katli vacip' satılmış yüzünden,tek suçları bizden daha doğuda doğmak olan kardeşlerimizi terörist saydınız..

Bu millete derdini hiç sormadınız..Geleceği yönlendiren öğretmenlerimizi açlık sınırında yaşattınız...

Ekonomiyi IMF'ye, dış politikayı ABD'ye,iç politikayı AB'ye emanet ettiniz...

Fikir üretme merkezi olan üniversitelerimizde düşünmeyi yasakladınız..Tek tip insan yetiştirmek amacıyla bütün fakültelere yandaşlarını koydunuz..Ama dünya sıralamasında ilk 500'e bir Türk üniversite koymayı beceremediniz..

Bilim değil,siyaset ürettiniz..

Saman altından su yürüttünüz..Bazen Allah dediniz,bazen Atatürk.. Hiç kimse fark etmeden malı götürdünüz..

Kiminiz banka hortumladınız..Kiminiz nutuk attınız..

Vatansever ayağına yatıp,şehit ailelerini dolandırdınız..

Ne zaman iyi bir şeyler yapılmaya kalkışsa bir kulp taktınız..Hiç bir şey bulamadıysanız 'başörtüsüne' taktınız..

Kiminiz sağdasınız kiminiz solda..Ama ayni yolun yolcusuydunuz hepiniz...

Oysa,Türküyle Kürt'üyle, Laz'ıyla Çerkez'iyle, Alevi'siyle, Sünnisiyle, Hristiyanıyla Ermeni'siyle hatta ateisti ile kardeşiz biz...

Sizler, içimizdeki hainlersiniz ve gün gelecek bu hainliğin bedelini ödeyeceksiniz..

 

TOPLUM ve DİN

   Davetlerimiz vardır bizim,hani şu çoğumuzun sadece yemek, yemek için gittiği davetler..Ne zaman ki Kur’an okuyan şahıs,duayı biraz uzatsa hemen homurdanmaya başlarız.Hatta çoğu zaman aramızdan bazıları duydukları rahatsızlığı yüksek sesle dile getirir: ‘Hocam artık yemeğe geçseydik hani’ Bu gibi durumlar karşısında pratik çözümler üretmeyi seven halkımız,zaman zaman cemaat aç karnına Kur’an dinlemesin diye önce yemeği verip, sonra işin dini boyutuna geçmeyi denemişlerdir..Gel gelelim bu kez de hiç hesapta olmayan bir aksilikle karşılaşılmıştır.Zira yemeği yiyen cemaat,Kur’an’ı beklemeden çoktan dağılmıştır..

 

  Tabi bir de Kur’an okunurken,’hoca duymasın yeter’ tonundaki bir sesle konuşmaya çalışan insanlarımız vardır bizim.Hani şu Müslüman mısınız sorusuna ‘elhamdülillah(çok şükür)’ diye cevap verip de Müslümanlığı anlatan kitaba gereken saygıyı göstermeyen vatandaşlarımız.. Hem bu dünyada,hem de öbür dünyada bizleri feraha ve refaha ulaştıracak olan dini bilgiler dururken,iki cihanda da bir halta yaramayacak olan abuk sabuk konular hakkında konuşmayı pek severler..Halbuki biraz olsun ilmihal karıştıran kişilerin,Kur’an okunurken,bırakın boş laf konuşmayı,namaz bile kılmanın sakıncalı olabileceğini bilmeleri gerekir.

 

  Eğer bana Seferli beldesinden en çok hangi meslek gurubu çıkıyor diye bir soru sorulsa ben hiç düşünmeden ‘futbolcu,siyasetçi ve ilahiyatçı’ çıkıyor derim.Çünkü bizim köyde-hatta ülke genelinde- ne zaman beş kişi bir araya gelse bu konular hakkında herkes kendine özgü yorumlar yapar..Futbol ve siyaset konusunda söylenenler pek önemli değildir ama din konusunda ‘acaba toplumuzun Müslümanlığın neresinde’ sorusuna iyice kafa yormamız gerekir ..

 

  Hıristiyanların haftada bir gün(Pazar) kiliseye uğramaları gibi, günde beş vakit kılınması farz olan namazı,sadece haftalık(Cuma) kılanlar,senede bir ay oruç tutmakla dindar olunacağını sananlar, tasavvufu ramazanda taze pide kokusuyla kendinden geçmek olarak algılayanlar, korkarım ki çok büyük bir yanılgı içine düşmektedirler.Sanki diğer günlerde içilmesi caizmiş gibi,bayram biter bitmez hemen soluğu rakı masasında alanlara ve erkek adamın içki içmesi gerektiğini sananlara değinmiyorum bile..

 

 Tabi bir de bizde ‘beyin yıkama-yıkanma-yıkatma- muhabbeti vardır.Ne zamanki birileri din hakkında bir şeyler anlatsa o kişiyi ‘beynimizi yıkamaya çalışmakla’ suçlarız.İşin aksi bizler,   yetişen neslimizin içki içmesinden, küfürlü konuşmasından,yalan söylemesinden ve hatta zinaya yaklaşmasından rahatsız olmayız ama gelin görün ki,-Müslüman olduğumuz halde-çocuklarımızın İslam’ı öğrenmesinde tedirginlik yaşarız

 

İnsanlığın yaratılış gayesi olan namazın sadece 60 yaşından sonra kılınacağını sananlar, maalesef genç yaşta Hakk’ın rahmetine kavuşan yakınlarımızdan gereken dersleri alamamaktadır.Hemen hemen her sene en az bir akrabasını toprağa vermek için köyüne gelen insanlar,ne yazık ki bir gün sıranın kendisine de geleceğini hesaplayamamaktadır.

 

Sözün özü;

  ETME DÜNYA NAZI, GEL KIL NAMAZINI

  SONRA KILARIZ DİYENİN, DÜN KILDIK NAMAZINI..!

 

BAŞ ÖRTÜSÜ (TÜRBAN)

Başörtüsü,eşarp,tülbent..Ya da Fransanın telaffuzuyla türban…Ortalık fena karışmış.Kimisi başörtüsü farzdır diyor,kimisi İslamiyet’in şartı beş hani türban sorusunu soruyor,kimisi de farz olsa da yasaklarım olmasa da yasaklarım görüşünü savunuyor.

Medeniyeti duvarlara çıplak kadın fotoğrafı asmak sanan(bir de isim takmışlar nü diyorlar),maneviyat hakkında söyleyecek sözü olmayan,hesap, kitap ahiret gibi bir endişesi bulunmayan,bilim adamı olduğu halde bilimden başka her türlü konuda konuşan,ama konu ne olursa olsun üç cümlede bir laiklik kavramını kullanan kimselere ‘aydın’ adı verilen bir toplumda yaşıyoruz…Hatta işi ‘bilim adamı ateist olmak zorundadır’ diyebilecek kadar ileri götüren psikolojisi bozuk profesörlerle ayni coğrafyayı paylaşıyoruz..

Bizde artık adet haline geldi, ‘eyvah laiklik biraz daha elden gitti’ mitingleri yapmak.Olaya demokrasi açısından bakarsanız aslında gayet güzel bir gelişme.Kendileri gibi düşünmeyenleri aşağılama potansiyeline sahip olmayan medeni insanların bir araya gelip,kendilerine göre yanlış gördükleri bazı gelişmeleri protesto etmesi,demokratik bir ülke olmanın gereğidir..Ama siz kalkıp da amacınızı aşarsanız,bu eylemlerde Türk milletinin milli ve manevi değerlerine hakaret yoluyla çamur atarsanız,ahlaki,vicdani ve dini anlamda hiçbir geçerliliği olmayan bir ideolojinin temsilcisi olan Lenin ile Türk İstiklal Mücadelesi’nin eşsiz kahramanı olan Atatürk’ün fotoğrafını yan yana koyarak onları adeta ‘kanka’ yaparsanız ve altına da sanki iki ismin ayni amaca hizmet ettiği manasına gelebilecek bir not atarsanız doğal olarak bu halkın tepkisiyle karşılaşırsınız..

Asker eliyle yapılmış olan anayasada önce üniversitelerde başörtüsüyle birlikte sakalı da yasaklarsanız,sonra sakalı Müslümanlıkla uzaktan yakından ilgisi olmayan kimselerin de bıraktığını fark edip serbest bırakırsanız,daha sonra başörtüsünün gerici bir unsur unsur olduğuna teşhis getirip,başörtüsü yerine türbanı model olarak gösterirseniz ve en sonunda hızınızı alamayıp kendi getirdiğiniz türbanı da yasaklarsanız,elbette ki bu milletin gözündeki güvenilirliğinizi kaybedersiniz

Bu topraklarda ezan sesinin özgürce yankılanmasına vesile olan Mustafa Kemal Paşa’yı yı kendi dinsizliklerine ortak etmek isteyen kimseler,din kisvesi altında cumhuriyet düşmanlığı yapanlara el ele vererek bu ülkeyi karıştırma oyunlarına başlamıştır..

Başörtüsünün üniversitelerde serbest bırakılmasıyla elden gidebileceğine inananlar öncelikle laikliğin tanımını iyi bir şekilde okumalıdırlar.Laikliğin dini devlet yönetimine karıştırmamak olduğunu ön plana çıkarıp ayni zamanda din ve vicdan özgürlüğü tanımını göz ardı edenlerin samimiyetinden şüphe duymak gerekir.Ayrıca laikliği ithal ettiğimiz Fransa’da bile üniversitelere dini sembolle girmeme gibi bir yasağın bulunmadığını da hatırlatmamız gerekir..Kaldı ki Fransa’da bu olay yasak olsa bile %99’u Müslüman olan Türkiye ile İslam’a bakışı hiç de olumlu olmayan bir ülkenin karşılaştırılması bile ne kadar doğru o da tartışılır. 

Elden giden laiklik değildir..Cumhuriyet ise hiç değildir..Elden giden Türkiye’yi Nişantaşı’ndan ibaret gören elitlerin iktidarıdır..Kadınlarımızın başlarındaki örtüyü bir irtica belirtisi olarak gören,dinin toplumdaki yükselişini bir türlü hazmedemeyen ve bu ülkeyi fildişi kalelerden yönetmeye çalışan azınlıktaki insanlara derdimizi uzun uzun anlatmak yerine tek bir cümleyle de anlatabiliriz aslında…  ‘Medeniyet dediğiniz açmaksa bedeni Afrika’daki bedevi sizden daha medeni!’