Car Accident Lawyer

 

Tahsin ÇAYIROĞLU

cayiroglu-@hotmail.com

 

YUKARI KOL- AŞAĞI KOL: AKKUŞ- SALMAN

Malûm olduğu üzere deniz kentlerininbir kıyı (sahil), bir de iç (kır) olmak üzere iki kesmi vardır. Kıyı kesimler gerek iklim, gerekiktisadi açıdan iç kesimlere göreavantajlıdır. İşte Akkuş ve Salman, Ordu’nun gürgen ağaçlarıyla kaplı iç kesminde yer alanyerlerdir.

Bu küçük yöre kendi içinde Yukarı Kol ve Aşağı Kol diye ikiye ayrılmaktadır. Yukarı Kol’un merkezi Akkuş iken, Aşağı Kol’un merkezi Salman’dır. Aşağı Kol, Kemikgeriş’in batısından başlayarak Ordu’nun güney batı burnunu kapsar. Yükseltiye bağlı bir tanımlama olan bu iki kavram aynı kültürel varlık içinde ister istemez bir rekabeti göstermektedir. Öbür taraftanAşağı Kol üzerinde hizmet açısından açık bir ayrımcılığa maruz bırakıldıkları algısı da hep varolagelmiştir.

Salman-Seferli ve Erbaa sınırları içinde kalan Kevgir Kalesi, Pontus Krallığı’nın uç kalesi olarak inşa edilmiştir. Tifi Çayı’ndan 400 metre yüksekte bulunan kale önemli bir tarihi kalıntıdır. Kalenin eteğinden geçen tarihi yol Salman, Akpınar (Kuzköy) ve Çaybaşı’ndan geçerek Ünye’ye ulaşmaktadır. M.Ö. 63 yılında Roma İmparatorluğu’nun Pontus Krallığı’nı yıkmasıyla yöre Romalıların eline geçmiştir.

1130 yılından sonra Danişmentlilerin seferler düzenlediği yöreye Çepni Türkmenlerinin de göçü başlamıştır. Danişmentliler ve Selçuklular’ın ardından bölgeye hakim olan Hacıemiroğulları Beyliği 1380 yılında yörede faaliyet göstermiştir. 1429 yılında da yöre tamamiyle Osmanlı’ya katılmıştır.

Osmanlı döneminde Sivas Eyaleti’nin Canik (Samsun) Sancağı’nın Ünye Kazası’na bağlı olan yörede bucak merkezi olarak1878’den sonra Karakuş (Akkuş)adı geçmektedir. Ünye ile birlikte Canik Sancağı’na bağlı olan Karakuş Bucağı, 1920’de Ünye ile birlite Ordu’ya bağlanmıştır.

1340 metre rakımı bulunan Karakuş adının kaynağı konusunda  bir bilgi yoksa da karga veya kuzgun gibi kuşların çok olmasından veyahut kış aylarının sert geçmesinden dolayı bu adla anıldığı rivayet edilmektedir. Ünye ve Niksar yolu üzerinde bulunan Karakuş Bucağı 1954 yılında Ünye’den ayrılarak ilçe olmuş ve adı da Akkuş olarak değiştirilmiştir. 

Aşağı Kol’un merkezi konumunda bulunan Salman, Ordu İli’nin Akkuş İlçesi’ne bağlı bir kasaba olup, adını da Hacıemiroğulları Beyliği döneminde Sekü Mevkii’ne yerleşenSelman Ağa’dan almıştır. Kardeşleri Seferli’ye ve Haliluşağı’na yerleşmiştir.

Aşağı Kol içindekuş uçuşu 10 km² içinde Salman, Akpınar ve Seferli olmak üzere üç belde, Dağyolu ve Kargı gibi iki büyük köy bulunmaktadır. Tüm bunlar hesap edildiğinde ortalama 14.000 ilâ 15.000 arasında bir nüfusa hitap eden yörenin yaz aylarındaki nüfusu iki katına çıkıp hal-i hazırda en başta yol olmak üzere su, tarım, hayvancılık, eğitim ve sağlık konularındaönemli sorunları varolagelmiştir.

Akkuş-Üç Belde Grup Yolu ile Salıpazarı-Salman Grup Yolu’nun inşası onyıllardan beri hâlâ tamamlanmamıştır. Salman-Erbaa Grup Yolu ise hâlâ gündemde yok.

Samsun Büyükşehir Belediyesi tarafından grup yolunun Salıpazarı ayağının tamamlanmasına rağmen Salman tarafı beklemektedir. Ordu Büyükşehir Belediyesi tarafından Salman’ın içinde asfaltlama çalışmaları yapılmasına rağmen su sıkıntısı hâlâ sorun olarak durmaktadır. Kısacası Salman’da asfalt var, ancak su yok.

6360 sayılı Kanun ile Ordu’nun büyük şehir olmasıyla Aşağı Kol’da bulunan üç belde ve 11 köy tüzel kişiliklerini kaybederek birer mahalleye dönüştürülmüştür. Dolayısıyla hizmet açısından Aşağı Kol’da açıkça bir boşluk, belirsizlik ve mağduriyet doğmuştur. Eskiden kendi yağında kavrulan beldeler şimdi Ordu’nun en ücra köşesinde kendi kaderine terkedilme endişesi yaşamaktadır. Ki, haritaya bakıldığında Ordu’nun bu yöresindeki idari boşluk açıkça görülmektedir. Hâl böyle olunca Aşağı Kol halkı sorunlarının aşılması için başta Sayın Cumhurbaşkanı Recep Tayyip ERDOĞAN olmak üzere, Hükümet’ten açıkça “İLÇE” olma yolunda ivedilikle bir çalışma yapılmasını istirham etmektedir. Saygıyla arz olunur. 

Takip et: @https://twitter.com/HedefHALK
 

15 TEMMUZ: DARBE TERÖRÜ

 

Son iki asırdır demokratik bir hukuk devleti olma mücadelesi veren ve 1. sınıf bir ülke olarak değerlendirilmesi gereken Türkiye, onu 3. sınıf ülke konumuna düşürenleri; hangi sebep ve amaçla, adı darbe ya da kalkışma olsun, ancak her halükârda bir terör faaliyeti olarak tezahür eden olayı kınıyor ve lanetliyorum.

Türk tarihinde bilinen ilk askeri müdahale M.Ö. 209 yılında Mete Han’ın tahta oturmasıyla yaşanmıştır. Bundan sonra dünya siyasi tarihinde olduğu gibi Türk siyasi tarihinde de sık sık darbelerden söz edilegelmiştir. Yakın tarihimizdeyse 30 Mayıs 1876 Darbesi, 12 Nisan 1909 Darbesi, 23 Ocak 1913 Darbesi, 27 Mayıs 1960 Darbesi ve 12 Eylül 1980 Darbesi önemli bir yer tutmaktadır.

15 Temmuz 2016 gecesi sokaklar tank sesleriyle yankılandı. Bir süre devam eden şaşkınlıktan sonra olayın emir komuta zinciri dışında bir grup tarafından gerçekleştirilen darbe girişimi olduğu anlaşıldı.

Darbe girişiminin kurumlara sızarak, devleti ele geçirmeyi amaçlayan Paralelci Terör Örgütü’nün (FETÖ) üyeleri tarafından yapıldığı açıklanmıştır.

Darbe girişimi, kendilerini Yurtta Sulh Konseyi olarak adlandıran bir grup askerin saat 22.30’da Boğaziçi ve Fatih Sultan Mehmet köprülerini trafiğe kapatmasıyla başlamıştır. Eş zamanlı olarak genelkurmay başkanı ve kuvvet komutanları alıkonulmuş; TBMM, MİT,  PÖH ve Cumhurbaşkanlığı Sarayı gibi kurumlar savaş uçakları ve helikopterlerle vurulmuştur.

Devlet kurumlarının, özellikle Gazi Meclis’in bombalanması; emniyet ve güvenlik mensuplarının, özellikle sivillerin hunharca katledilmesi bir terör faaliyetine işaret etmektedir. Devlet ve millet doğrudan hedef alınmıştır.

Gece yarısı TRT’yi basan darbeciler ülke yönetimine el konulduğunu ve sıkıyönetim ilân edildiğini duyurmuşsa da, hükümetin kararlı duruşuyla bildirinin korsan olduğu ilân edilmiş ve ardından Cumhurbaşkanı tarafından halk meydanlara çağrılmıştır.  

1.Ordu Komutanlığı darbeyi desteklemediğini açıklayarak, anayasaya bağlı olduğunu duyurmuş ve akabinde Atatürk Havalimanı’nın kontrolünü sağlayarak, Cumhurbaşkanının güvenliği tesis edilmiştir.

Darbe terörü halkın cefakâr yürüyüşü, ordunun vefakâr gücü ve emniyetin fedakâr duruşu sonucu yenilmiştir. Türkiye meclisiyle, hükümetiyle, askeriyle, polisiyle, kısacası her kesimiyle verdiği omuz omuza mücadele sonucu darbeyi boğmuştur. Nihayet 16 Temmuz günü Akıncı Üssü’ne yapılan nokta harekâtla da darbe bastırılmıştır.

Darbe girişimi sırasında 62’si polis, 5’i asker ve 179’u de sivil olmak üzere toplamda 246 kişi şehit olmuş; 1553 kişi de yaralanmıştır. Onlarca darbeci de öldürülmüştür.

Aziz Türk Milleti, tarihe örnek olacak şekilde kendi iradesine sahip çıkmasını bilmiş ve darbecilere boyun eğmemiştir. Her görüş ve kesimden halk tek yürek olarak göğsünü siper etmiştir. Takdire şayan bu duruş karşısında dünya siyasi tarihi yeniden yazılacağı aşikârdır.

Bir vatansever ve bir yedek subay olarak Türk Ordusu’nun neferi olmaktan onur duyuyorum! Ki, Kahraman Türk Ordusu, darbeye geçit vermemiş, darbeci cuntanın karşısında vefakâr gücünü sergileyerek, halk iradesine saygı duymuştur. 2225 yıl önce kurulan ve Türk Milleti’nin göz bebeği olan Kahraman Türk Ordusu bugün de, yarın da şan ve şerefle kutsal vazifesini icra edecektir.

Yaşanan hadise üzerine ülke genelinde OHÂL ilân edilmiştir. Umuyorum ki, kurumlara, özellikle askeri ve yargı sistemine olan güven tesis edilir. Umuyorum ki, yürütülen soruşturmalar neticesinde hak yerini bulur, adalet tecelli eder.

İstiklâl şairimizin dediği gibi; ‘toplu vurdukça yürekler, onu top sindiremez’. 26.07.2016 10:22

 

 

TÜKETİCİ HAKLARI

 

Bilindiği üzere 1995’te çıkarılan 4077 sayılı Kanun ile ilk kez toplu bir şekilde tüketici yasası oluşturulmuş ve tüketicilerin haklarını korumak için de tüketici sorunları hakem heyetleri kurulmuştur. Değişen şartlarla birlikte tüketici hakları da güncellenmiş ve 2013’te 6502 sayılı Tüketici Haklarının Korunması Hakkında Kanun çıkarılmıştır. Daha önceki yazımızda tüketici haklarının dünyada ve ülkemizdeki gelişmelerini, akabinde yeni tüketici yasasının getirdiklerini ele almıştık. Bugünse konuyu somutlaştırmak adına tüketici haklarında, özellikle banka işlemleriyle ilgili sorunları ele alacağız.

Yaşanılan mağduriyetlerin en günceli hiç kuşkusuz bankalarca tüketicilerden bir takım adlar altında tahsil ettikleri paralardır. Gerek tüketicilerin bilinçlenmesi, gerek tüketici hakem heyetlerinin ve mahkemelerinin vermiş olduğu kararlar sonucunda önemli mesafeler alınmıştır. Ancak buna rağmen ekspertiz masrafı, kredi komisyonu, yapılandırma bedeli ya da arşiv ücreti gibi adlar altında para kesildiği görülmektedir.

6502 sayılı Tüketicinin Korunması Hakkında Kanun’un  5 inci maddesi “haksız şartı” düzenlemiştir. Kanunun 5 (1) inci maddesinde haksız şart, tüketiciyle müzakere edilmeden sözleşmeye dahil edilen ve tarafların sözleşmeden doğan hak ve yükümlülüklerinde dürüstlük kuralına aykırı düşecek biçimde tüketici aleyhine dengesizliğe neden olan sözleşme şartları olarak tanımlanmıştır. Kanunun 5 (3) inci maddesinin ilk cümlesinde ise bir sözleşme şartı önceden hazırlanmış ve standart sözleşmede yer alması nedeniyle tüketici içeriğine etki edememişse, o sözleşme şartının tüketiciyle müzakere edilmediğinin kabul edildiği hükme bağlamıştır. Nitekim Yargıtay 13. Hukuk Dairesi tarafından verilen muhtelif kararlarda, bankaların sadece kredinin kullandırılması için zorunlu, belgeli ve makul olan masrafları tahsil edebileceği; zorunlu masrafların ispat yükünün de bankaya ait olduğu, aksi halde sözleşmede içeriği somutlaştırılmadan faiz dışı masraf ve komisyonlarından tüketiciden tahsil edilmesinin “haksız şart” olduğuna hükmedilmiştir (E.2011/357- K.2011/7678; E.2011/3576-K.2011/10221; E.2012/1386- K.2012/5231; E.2012/23738- K.2012/25211).

Bu durumda başta Finansal Tüketicilerden Alınacak Ücretlere İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmelik olmak üzere ilgili mevzuat ve yargı kararları çerçevesinde;

-Dosya masrafı: 03.10.2014 tarihinden itibaren banka kredilerinde % 0,5’e kadar dosya masrafı alınabileceği; ancak istihbarat, kredi işlem fişi, ödeme planı değiştirme, değişken taksitli ödeme planı gibi adlar altında ücret alınamayacağı,

-Rehin, ekspertiz veya ipotek ücreti: Belgelendirilmesi kaydıyla yalnızca üçüncü kişilere ödenen ücretler alınabileceği,

-Arşiv, araştırma ve dekont ücreti: Bilgi ve Belgeye Erişim Genel Tebliği uyarınca ilk on sayfaya kadar bilgi edinme hakkı çerçevesinde bir ücret tahsili yapılamayacağı,

-Banka veya kredi kart aidatları: Banka ve sanal kredi kartlarına yıllık aidat ücreti alınamayacağı; kredi kartları için de yıllık aidat ücreti olmayan bir kredi kartının sunulması,

-Erken kapama: Kalan vadenin 36 ayı aşmaması halinde % 1 oranında; 36 ayı aşması halindeyse % 2 oranında tazminat alınabileceği,

-Taksitli alımlarda cayma hakkı: Tüketici yedi gün içinde, ancak olağan gözden geçirmenin gerektirdiği ölçüde (malın ilk incelemesini kapsar) kullanmak şartıyla, bir cezai şart ödemeden cayma hakkını kullanabileceği,

görülmektedir.

Yakınma başvurusu uyuşmazlık dilekçesinin (varsa delilleriyle birlikte) yakınmacının ikamet ettiği yerdeki tüketici hakem heyetine verilmesiyle yapılmaktadır. Ayrıca mevzuatta tüketici hakem heyetlerinin kararlarının 6+ 6 ay içinde sonuçlanacağı; kararların bağlayıcı olup, ancak on beş gün içinde tüketici mahkemelerine itiraz yolunun açık olduğu belirtilmektedir.  1 Nisan 2016

 

 

SALMAN İLÇESİ

Salman, Ordu İli Akkuş İlçesi’ne bağlı bir kasabadır. Canik Dağları üzerinde 1100 metre rakımlı Kızılotyazı Tepesi’nin eteğinde, Ünye ile Erbaa arasındaki tarihi yol üzerinde kuruludur. Salman Kasabası Ünye, Çaybaşı, Akkuş, Erbaa, Niksar, Çarşamba, Salıpazarı, Ayvacık ve Terme ilçeleri arasında olup, kültürel olarak buralarla etkileşim içindedir. Salman’a Akkuş, Salıpazarı, Ünye, Çaybaşı ve Erbaa üzerinden doğrudan ulaşılmaktadır.

Salman nüfusunun önemli bir kısmı Samsun’da yaşadığı gibi, sosyal ve kültürel faaliyetlerin çoğu da Samsun’da yapılmaktadır. Öyle ki, Salman Kasabası’nın Ordu’ya uzaklığı 150 km iken, Samsun’a uzaklığı 98 km’dir.

Başlık neden Salman İlçesi? Yoksulluğu ve yoksunluğu ile gündeme gelen Salman’ı es geçmek olmazdı. Çünkü Salman’ın küçük tarihinde büyük özveriler yatmaktadır. Salman’ı muadili olan kasabalar bugün ilçe olmuşsa, Salman’ı yazmamak olmazdı.

Osmanlı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarında kaza merkezinden belirlenen muhtarlar vasıtasıyla idare edilen Salman’da geçim kıt olan ziraat ve hayvancılıktan sağlanmıştır. Alışveriş daha çok takasla sağlanıp, para gazyağı ve kumaş alımında kullanılmıştır. Erbaa, Ünye ve Çarşamba pazarlarında götürülen ürünler satılarak para kazanılmıştır. Takas piyasasında çerçiler önemli rol oynamıştır.  

1950’den sonra orman ağaçlarını taşımak için açılan yollar sayesinde Salman ve çevre köyleri gelişebilmiştir. Bundan sonra ki 1968’de okul açılmış ve pazar kurulmuştur. Halkın özverisi ile hızla gelişen köy 1988 yılında belediye olmuştur.

Çevre köylerin ortasında ve yol üstünde olmasından dolayı alternatif bir merkez olarak gelişen Salman Kasabası uzun bir dönem ilçe olmayı beklemiştir. Ancak 2012 yılında çıkarılan 6360 sayılı Kanun ile Salman ve komşuları Akpınar ile Seferli beldeleri mahalleye dönüştürülmüştür. Ordu’da ilçeler haritasına bakıldığında yöredeki idari boşluk hemen göze çarpmaktadır. Salman’ın ya da üç beldenin bir ilçe altında birleştirilmesi yöre açısından çok önem arz etmiştir. Oysa Dimyat’a pirince giderken evdeki bulgurdan olunmuştur.     

1990 yılında ilçe yapılan kasabalarla Salman’ı karşılaştırsak: Çaybaşı’nın 1990’daki nüfusu 6526 iken, 2000’de 4810; Güce’nin 1990’daki nüfusu 2890 iken, 2000’de 3461; Doğankent’in 1990’daki nüfusu 3872 iken, 2000’de 3789; Başçiftlik’in 1990’daki nüfusu 3722 iken, 2000’de 5971; Doğanşar’ın 1990’daki nüfusu 4421 iken, 2000’de 4004; Asarcık’ın 1990’daki nüfusu 1488 iken, 2000’de 1926’dır. Salman’ın ise 1990’daki nüfusu 5416 iken, 2000’de 6674’tür. Başkaca yoruma gerek yok zannediyorum.

Ciddi konuların dışına çıkıp, biraz da Salman’daki küçük hikayelere göz atarsak: “Ramazan ayında bir yanda sıcaklık ve yorgunluk, bir yanda açlık cemaati yormuş.  Gün boyu dinlenen Halloca ise teravihin peşine tesbih namazını da ekleyince cemaat pes etmenin üzerine gelmiş. Namazın sonunda dayanamayan Faik Onbaşı: ‘Hoca hoca bu namaz, namaz değil, cana garez’ demiş.”

“Yeğeniyle tarlayı değiştiğine pişman olan İnce Memet, öküzleri tarlaya sürmüş. Bunun üzerine yeğeni de küsküleri kaparak, tarlaya doğru koşmuş. Küskülerden birini amcasının önüne atmasıyla birlikte yukarıdan aşağıya amcasına girişmiş. Dayaktan yılan İnce Memet: ‘Oğlum Murat küsküleri bırak da, tokatla döğüşek, tokatla’ demiş.”

“Yemek vakti köpeğin sürekli havladığını duyup, rahatsız olan hane reisi, nesi var köpeğin, diye sormuş? Evin hanımı köpeğin, aç, olduğunu söyleyince hane reisi dayanamayıp: ‘İt doysun da, Haydar aç durmaya razı’ demiş.”

“Bir dilenci hane sahibinden biraz mısır, biraz da buğday istemiş. Hane sahibi ikisinin de olmadığını söyleyince, dilenci öbekleri göstermiş. Bunun üzerine hane sahibi: ‘Höbek değil, daş onlar’ demiş. Dilenci de: ‘daş olsun’ diyerek, dönüp gittiğinde öbekler taş kesilivermiş. O gün, bugün o öbekler Öbek Kaya adıyla anılır olmuş.”  

‘’Maniye mazem sensin, gül yüzlü yaren sensin.                  

Cümle nebiler aşkına, gönlümde gezen sensin.”                     

 

Şehidimiz Nuh Özdemir'i anma

04.01.2016 günü Diyarbakır’ın Sur İlçesi’nde PKK’lı teröristlerle çıkan çatışma sonucunda şehit düşen J. Uzman Çavuş Nuh. ÖZDEMİR’i anma adına hemşehrimiz gazeteci / yazar Tahsin ÇAYIROĞLU konuyu köşesine taşımıştır.  09.02.2016 günü yayınlanan gazetede yazarımız şehidin kısa özgeçmişini verdikten sonra Salman Karakolu’na şehidin isminin verilmesini belirterek, şehidin adının yaşatılmasını önemle vurgu yapmıştır. Şehidimize Allah’tan rahmet, yakınlarına başsağlığı ve vatana da selamet diliyoruz.

 

ŞEHİT J. UZMAN ÇAVUŞ NUH ÖZDEMİR

“Çoraplarını bile bana bıraktı giderken. Hep izin alıyorlar yavrum, sen de al, dedim. Onu doya doya kucakladım. ‘Anam, hakkını helal et, ben gideyim’ dedi. Bir hafta ertele, dedim. Gitti, duramadı. Dört oğlum vardı, üç oğlum kaldı. Vatan sağ olsun, ne diyeyim yavrum senin için. Şehit anaları ağlarken ben de ağlıyordum, onlara yavrum. Ben de ağlayacakmışım datlu yavrum!” ağıtıyla şehit annesi bütün Türkiye’nin yüreğini dağladı.

Defalarca yürüdüğün, koştuğun o çamurlu yollardan, o karlı dağlardan son kez geçerek, yoksulluk kokan baba ocağına geldiğinde ey şehit! Vatan toprağının koynuna konmadan önce, hakkını helal et!

Şehit Jandarma Uzman Çavuş Nuh ÖZDEMİR, 1990 yılında Ordu İli Akkuş İlçesi Salman (Kasabası/ Beldesi) Mahallesi Elmalık Mevkii’nde altı çocuklu bir ailenin beşinci çocuğu olarak dünyaya geldi. Salman İlköğretim Okulu’nun bitirdikten sonra liseye devam edememiş, ancak lise öğrenimini dışarıdan tamamlamıştır. Nuh ÖZDEMİR ailesinin geçimine katkı sağlamak için inşaatlarda ve değişik iş kollarında çalışmıştır. 2010 yılında vatani görevini tamamlayan Nuh ÖZDEMİR, 2014 yılında uzmanlık sınavlarını kazanarak jandarma uzman çavuşu olmuştur. Nuh, eğitim hayatına Açıköğretim Fakültesi Uluslararası İlişkiler Bölümü’nde devam etmekteydi.  

2014 yılında Bingöl’den evlenen Nuh ÖZDEMİR, bu izdivaçla vatanın bütünlüğüne dair örnek bir davranış sergilemiştir. Diyarbakır’ın Kulp İlçesi’nde görevli olan ve orada ikamet eden Nuh ÖZDEMİR, geçici görevle Sur İlçesi’ne gönderilmiştir. Geçici görev öncesi iznini Salman’da geçiren Nuh ÖZDEMİR, izin dönüşü hamile eşini Samsun’da ikamet eden abisinin yanında bırakmıştır. 04.01.2016 günü Sur İlçesi’nde çıkan çatışmada şehit düşen Nuh ÖZDEMİR’in naaşı askerî törenle baba ocağında, aziz vatan toprağına emanet edilmiştir. 

Salman, PKK ile yapılan mücadelede ilk şehidini 1995 yılında vermişti. Hakkari İli Çukurca İlçesi’nde çıkan çatışmada Jandarma Er Kerim PATOĞLU şehit düşmüştü. Şehit, Salman Beldesi Şehit Kerim Mevkii’nde medfundur.  

Bir kasaba, bir belde olan Salman 6360 sayılı Yasa ile Akkuş’un bir mahallesine dönüştürüldü. Çevresi ile birlikte 12 binden fazla nüfusa hitap eden Salman’ın ilçe olması yöre halkı açısından büyük önem arz etmekteydi. Ordu il haritasına bakıldığında bölgedeki idarî boşluk göze çarpmaktadır. Yöre halkı çiftçilik ve hayvancılık ile iştigal etse de geçimini dışarıya verilen işçilikten sağlamaktadır. Şehit ailesinde de görüldüğü gibi halk ekseriyetle yoksul ve mağdurdur.

Bu vesileyle 2330 sayılı Nakdi Tazminat ve Aylık Bağlanması Kanunu ve 3713 sayılı Terörle Mücadele Kanunu çerçevesinde şehit yakınlarına sağlanan hakların bazılarını hatırlatmak icap etmektedir. Öncelikle tabuttaki bayrak şehit (çocuk, baba, eş sırasına göre) yakınına teslim edilir. Şehit yakınına takdirname, madalya ve berat verilir. Şehidin kardeşine askerlik muafiyeti sağlanır. Şehidin yakınına (çocuk, eş, kardeş sırasına göre) iş verilir. Ölüm yardımı yapılır; nakdî tazminat ve emekli ikramiyesi ödenir; ölüm aylığı bağlanır. Öğrenim yardımı yapılır, devlet parasız yurtlarına yerleştirilir, askeri okullarda öncelik tanınır ve karşılıksız burs sağlanır. Faizsiz konut kredisi sağlanır. Kamu kurum ve kuruluşlarının sosyal tesislerinden faydalandırılır. 

Gazi Mustafa Kemal Paşa’nın söylediği gibi; “Bu millerin evlatlarının fedakarlıkları, kahramanlıkları için kıyaslanacak örnek bulunmaz. Böyle evlatlara ve böyle evlatlardan oluşan ordulara sahip bir millet elbette hakkını ve bağımsızlığını bütün anlamıyla korumayı başaracaktır. Böyle bir milleti bağımsızlığından mahrum etmeye kalkışmak boş bir hayaldir.”

Şehidi anma anlamında Salman Jandarma Karakolu’nun adının Şehit Nuh Özdemir Jandarma Karakolu olarak değiştirilmesinin yerinde olacağını düşünüyorum.

Son olarak Salmanlı Şehit Uzman Çavuş Nuh ÖZDEMİR’in manevi şahsında tüm şehitlerimizi rahmetle anıyor, aziz hatıralarına saygılar sunuyor ve Kadir Mevla’dan aziz vatana selamet diliyorum. Mehmet Akif’in dediği gibi:  

“Ey şehit oğlu şehit, isteme benden makber,

Sana âğûşunu açmış duruyor peygamber!”

 

RUSYA’NIN DÜNÜ ve BUGÜNÜ: SURİYE KRİZİ

Hatay’da 24 Kasım 2015 günü, saat 09.45 sularında Türk Hava Sahası’nı ihlal eden SU-24M tipi Rus savaş uçağının düşürülmesi ile Suriye Krizi su yüzüne çıktı. Bilindiği üzere 22 Haziran 2012’de de RF-4E tipi Türk keşif uçağının Suriye tarafından düşürülmesi üzerine Türkiye angajman kurallarını değiştirerek, Suriye tarafından sınıra yaklaşan her askeri unsurun hedef sayılacağı ilân etti.

Arap Baharının bir uzantısı olarak 15 Mart 2011’te Baas Rejimi ve Esad’a karşı Suriye’de isyan başlamış; bu isyanda yüzbinlerce insan ölmüş, milyonlarcası yaralanmış ve milyonlarcası da mülteci durumuna düşmüştür. Türkiye’de iki buçuk milyon sığınmacı olduğu tahmin edilmektedir. Suriye’de yaşanan insanlık dramı karşısında sınırlarını kapatan Avrupa, bunu pazarlık kozu yapabilmektedir. Rusya’nın ise yaptığı askeri anlaşmalara dayanarak Suriye’de konuşlanması ve IŞID bahanesi ile halkı, bilhassa Türkmenleri vurması Türk kamuoyunda kaygı yaratmaktadır.

Suriye’de Sünnî çoğunluğa karşın % 12 oranında Şiî bulunmaktadır. Baas Rejimi Şiîlerin elinde olup, Esad Ailesi de Nusayri’dir. Ülke 1963’ten beri sıkıyönetim yasaları ile yönetilmekte ve Hafız Esad da 1971’de iktidarı ele geçirmiştir. 2000’de öldüğünde yerine oğlu Beşar Esad geçmiştir.

Peki, Rusya için Suriye neden önemli? Bu sorunun cevabını uluslararası ilişkiler çerçevesinde ele almak gerekmektedir. 1991’de SSCB’nin dağılması ile iki kutuplu dünya düzeni de yıkılmıştır. Yeni kompleks düzende Rusya, SSCB’nin dağılmasının şaşkınlığı içinde bir süre bocalamıştır. 2000’de V. Putin’in devlet başkanı olması ile Rusya’nın dış politikası da belirginleşmiştir. Yayılmacı bir politika izleyerek, uluslararası ilişkilerde etkin bir güç olma yarışına girmiştir. 2008’deki Gürcistan müdahalesi, 2014’teki Kırım ilhakı ve 2015’teki Suriye konuşlanması bunu göstermektedir. Zaten Rusya’nın Bağımsız Devletler Topluluğu vasıtası ile SSCB topraklarında nüfuzu devam etmektedir.  

Rusya ile Suriye arasındaki ilişkiler ise 1946’ya kadar gitmektedir. Rusya Federasyonu için Suriye herhangi bir ülke olmayıp, onu yörüngesine oturtmuştur. Onun için uluslararası ilişkileri doğru okumak önemlidir. O halde;

1-Siyasî çıkar ve silah ticareti: Özellikle 1954’te Suriye, SSCB’nin uydusu haline gelmiştir. Askeri, ekonomik ve kalkınma anlaşmaları ile Sovyet Rusya, Suriye’ye yerleşmiştir. 1980’li yıllarda gerileyen siyasi ilişkiler 1994’ten sonra yeniden canlanmıştır. 2005’te Rusya, Suriye’nin 13,5 milyar dolar borcunu silmiş, bunun karşılığında Tartus Limanı’nda önemli avantajlar elde etmiştir.

Rus silah sanayisi için Suriye büyük bir pazardır. Suriye ordusunun silahlarının % 70’inden fazlası Rus malıdır.  

2-Tartus Limanı ve askerî anlaşmalar: Rusya’nın kendi toprakları dışında iki önemli deniz üssü bulunmaktadır. Birisi Sivastopol Limanı (ki, Kırım ilhak edildi), diğeri ise Tartus Limanı’dır. Tartus Limanı Rusya’nın Akdeniz, Aden ve Hint Okyanusu’nda görev yapan donanmasının üssüdür. Dolayısıyla bölgenin kontrolü için Tartus Limanı büyük önem ihtiva etmektedir. Askeri anlaşmalarla Rus Ordusu ve füzeleri Suriye’de konuşlanmıştır.  

3-Radikal İslam tehdidi ve Kafkasya’nın güvenliği: Aşırı Sünni grupların Kafkasya’da etkili olma olasılığı Rusya’yı rahatsız etmektedir. Dolayısıyla Rusya, Sünnî gruplara karşı Şiî ülkelerle işbirliği yapmaktadır.  

4-Enerji yollarının ve Doğu Akdeniz’in kontrolü: Körfez’deki enerji kaynaklarının Doğu Akdeniz üzerinden pazarlanmasında etkili olmak istemektedir. Öyle ki, Rusya ulusal güvenliğini Akdeniz’den başlatmaktadır. 

5-Başat güç olma ideali: 20. yüzyılın başat gücü olan Rusya, 1990’larda kaybettiği prestijini yeniden tesis etmek ve etki alanını genişleterek uluslararası politikada belirleyici olmak istemektedir.       

Tarihsel olarak Rusya’nın Türkiye üzerindeki emelleri de dikkate alındığında Ermenistan ve Suriye’deki Rus askeri varlığı; Kırım’ın ilhakı ve İran’la işbirliği rahatsızlık yaratmaktadır. Özellikle, Suriye ve Doğu Akdeniz’de artan Rus askeri varlığı doğrudan Türk egemenlik sahasına baskı yapmaktadır. Öte yandan Rusya’nın Türk dünyası üzerindeki nüfuzu da dikkate alındığında siyasî tarih ve uluslararası ilişkiler çerçevesinde Türk ve Rus ulusal çıkarları ortak bir zeminde buluşabilir mi? Türkiye’nin ulusal çıkarları neyi gerektirmekte ve Türkiye nasıl bir dış politika izlemelidir? Ruslar ile ilgili yazı dizisinin son bölümünde bu soruların cevabını okuyucuya bırakıyorum. İyi dileklerimle…  22 Ocak 2016

 

RUSYA’NIN DÜNÜ ve BUGÜNÜ: MEZALİM ve SOYKIRIM

XVI. yüzyılda kuzey ve doğu Türk topraklarına, XVIII. yüzyılda ise Türkiye’ye doğru yayılmaya başlayan Rus tehdidinin, Osmanlı İmparatorluğu’nun en kudretli devrinde bertaraf edilmemesi ilginçtir. Endülüs’teki Yahudileri kurtararak dünyaya insanlık dersi veren; Arap coğrafyasında Müslümanları himaye eden; Leh ve İsveç için savaşı göze alan Türk İmparatorluğu, kendi soydaşlarına karşı neden özveri gösteremedi? Türklerin Çağı olan XVI. yüzyılda İstanbul’u, Tebriz’i ve Agra’yı iyi okumak lazım! En mühimi de Rus tehlikesine rağmen hanlıkların tükenmez mücadelelerini iyi okumak lazım!

Ermeni Tehciri için ayağa kalkan dünya, Rusların yaptığı katliamlar ve soykırımlar karşısında neden susmaktadır? İnsanlık dramı ile dolu olan Rus tarihi ne ifade ediyor? İdil-Ural’da, Kırım’da, Kafkasya’da, Türkistan’da, Baltık’ta ve Doğu Avrupa’da ezalar ve katliamlar yaparak; başta Türkler ve Müslümanlar olmak üzere halkları hunharca katletmiş veya sürmüştür. Sürgünde ve çalışma kamplarında insanların yarısı ölmüştür. İkinci Dünya Savaşı’nda bilhassa Türkler, Alman Orduları karşısında yem yapılmıştır. Yakın Rus tarihinde on milyonlarca insanın katledildiği ve soykırıma maruz bırakıldığı aşikârdır.     

İdil-Ural Bölgesi: Rus saldırıları karşısında Kazan’ın yardım talebine İstanbul olumlu yanıt verememiş ve 1552’de Kazan düşmüştür. 2 Ekim Katliamı ile on binlerce Türk katledilmiş; kadınlar ve çocuklar köle yapılmıştır. Akabinde Astrahan, Sibir ve Nogay da aynı kaderi paylaşmıştır. Katliamdan kurtulan Türklerin bir kısmı Kırım’a ve Anadolu’ya sığınmıştır. Astrahan’ın düşmesi üzerine Osmanlı İmparatorluğu 1568’de Astrahan Seferi’ne çıktıysa da, iş işten geçmişti. İdil- Ural’daki katliamlar 1740’da yeniden yoğunlaşmış ve asimilasyon politikaları devam etmiştir. 1755’te Batırşa Ayaklanması bastırılmıştır. En son Stalin döneminde 60 binden fazla Başkurt-Tatar Türkü yurtlarından sürülmüştür. İdil-Ural Türkleri bugün Tataristan, Çuvaşistan ve Başkurdistan özerk cumhuriyetlerinde yaşamaktadır.  

Türkistan Bölgesi: Türkiye ile Türkistan arasında Safeviler’e karşı ittifaklar yapılmış, ancak bu Rus işgalini önlememiştir. 1830 ilâ 1922 yılları arasında Orta Asya’yı işgal eden Ruslar bölgede katliamlar yaparak, yoğun şekilde asimilasyon politikası gütmüştür. 1916 Ürkün Katliamı, 1918 Hokand Katliamı, 1937-39 Kızıl Kurgan Katliamı ile 100 binlerce Türk katledilmiştir. 1917 ilâ 1931 yılları arasında Basmacılar Hareketi bastırılmıştır. Türkistan Türkleri bugün Kazakistan, Türkmenistan, Özbekistan, Kırgızistan devletlerinde; Altay, Hakas, Yakut ve Tuva özerk cumhuriyetlerinde yaşamaktadır.

Kafkasya Bölgesi: Kafkasya halkları Rus işgaline karşı Dağıstanlı Şeyh Şamil ve diğer imamlar liderliğinde 1830 ilâ 1864 yılları arasında Gazavat Savaşlarını yapılmıştır. 1864 Kafkasya Büyük Sürgünü ile 700 bin Çerkez (Kafkas halkı) yurtlarından sürülmüştür. İkinci büyük sürgün de 93 Harbi’nde yaşanmıştır. Toplamda 2 milyona yakın Kafkasyalı, Türkiye’ye sığınmıştır. Sürgünlerde büyük insanlık dramları yaşanmıştır.   

1828’de Erivan Hanlığı’nı yıkan Ruslar, Türkleri sürerek, Ermeni Devleti’ni kurmuştur. Rus himayesindeki Ermenilerce 1905 ilâ 1920 yılları arasında Türkiye’de ve Azerbeycan’da 100 binlerce Türk katledilmiştir.

1944’te Gürcistan’da yaşayan 100 bine yakın Ahıska Türkü yurtlarından sürülmüş ve sürülenlerin büyük bir kısmı yollarda ölmüştür.

1944’te 100 binlerce Çeçen ve İnguş yurtlarından sürülmüş ve halkın bir kısmı sürgünde kırılmıştır.

Kafkasya Türkleri bugün Azerbaycan’da; Dağıstan ve Balkar özerk cumhuriyetlerinde yaşamaktadır.

Kırım Bölgesi: 1774’te Türkiye’den koparılan Kırım türlü baskılara maruz kalmış, halkın bir kısmı Balkanlara ve Anadolu’ya göçmüştür. Ancak asıl vurgun 1944 Sürgünü ile yaşanmış, 200 binden fazla Türk sürülmüş ve sürülenlerin yarısı sürgün yollarda ölmüştür. Kırım’da bugün % 13 oranında Türk yaşamaktadır.

Kırım ve Kazan Tatarları, Türk Milli Uyanışı bakımından büyük önem arz etmektedir.  Cedit ve Usul-ü Cedit hareketleri ile Türk illerinde milli uyanış sağlanmış ve siyasi örgütlenmelere zemin hazırlanmıştır.   

Rus mezalimi en fazla Türkleri ve Kafkas halkını vurduysa da, Ukraynalılar, Polonyalılar, Yahudiler, Baltıklar ve Almanlar da bundan nasibini almıştır. 1932 Holodomor Katliamı’nda milyonlarca Ukraynalı, 1940 Katyn Katliamı ile onbinlerce Polonyalı öldürülmüştür.

Çarlık ve Kızıl Rusya devlet terörünün merkezinde olmuş ve zalim medeniyetleri mazlumların kanının üstünde yükselmiştir.   15 Ocak 2016

 

 

SALIPAZARI ve SALMAN GRUP YOLU

Terme Çayı’nın üzerinde kurulu olan Salıpazarı’nın çayın doğusunda kalan kısmı Terme’ye, batıda kalan kısmı Çarşamba’ya bağlı idi. Adını Salı günü kurulan pazardan alan Salıpazarı 1973’te belde, 1988’de de ilçe statüsü kazanmıştır. İlçede fındık üretimi önemli bir yer işgal eder. İlçe merkezi ovada kurulmuşsa da genel itibari ile dağlık olan Salıpazarı’nın iç kesimlerle irtibatı dere ve çayların oluşturduğu vadilerdeki yollardan sağlanmaktadır. İşte, Terme Çayı’nın oluşturduğu vadi üzerindeki yol Yeşilköy, Kızılot, Esatçifliği, Tahnal ve Dağyolu istikametini izleyerek yaklaşık 43 km sonra Salman’a çıkar.

Salman, Ordu İli’nin Akkuş İlçesi’ne bağlı bir kır kasabası olup, adını Hacıemiroğulları Beyliği döneminde yaşayan Selman Ağa’dan aldığı sanılmaktadır. Canik Dağları üzerindeki Kızılotyazı Tepesi eteklerine kurulan Salman’ın rakımı 1100 metre olup, yayla havası özelliği göstermektedir. Gürgen ormanlarının yoğun olduğu beldede fındık, lahana, mısır, fasulye ve patates üretimi ile tavukçuluk ve büyükbaş hayvan yetiştiriciliği yapılmaktadır. Salman, 1960 sonrası gürgen ağaçlarını taşımak için açılan orman yolu sonrası çevre köylerin merkezinde bulunması dolayısıyla hızla gelişerek, şehirleşmiştir. Halkın da özverisi sayesinde 1988’de belde statüsünü kazanan Salman’da ortalama 3.500 kişi yaşamaktadır. Ancak Salman’ı çevre köy ve mahalleleri ile birlikte düşündüğümüzde 12 binden fazla nüfusa hitap etmektedir. Yazın nüfus yoğunluğu daha da artmaktadır. İlçe olma yolunda uzun yıllar beklenti içinde olan Salman Belediyesi, 12.11.2012 günlü ve 6360 sayılı Büyükşehir Kurulması Hakkındaki Kanun ile kapatılmıştır.  

Salman’ın kültürü Ordu, Tokat ve Samsun kültürlerinin bir sentezi olup, ticaret, göç, eğitim ve sağlık hizmetleri açısından daha çok Samsun’a bağlıdır. İstanbul’dan sonra en fazla Salmanlı Samsun’da (çevre köy ve mahalle ile birlikte değerlendirildiğinde tahmini 5 bin kişi) yaşamaktadır.

Karadeniz’in genel problemleri olan yol, iş ve göç, eğitim ve sağlık konuları da Salman’ın temel sorunları arasındadır. Salman ile birlikte Akpınar ve Seferli beldelerinin de ortak ulaşım yolu olan Salman ve Akkuş Grup Yolu on yıllardır verilen bir mücadeleye rağmen yapılmamış ve halk toprak yollarda mağdur olmuştur. Bundan dolayı olsa gerek yol hep en büyük problem olarak algılanmıştır. Nitekim yol medeniyete açılan bir kapı ise algı doğru demektir!

Salman’ın temel sorunlarından bazıları öğrenci yurdu ve lise binası eksikliği; eğitim ve sağlık personeli eksikliği; resmî dairelerin yer sorunu; su kıtlığı; düğün ve toplantı salonu eksikliği; meslekî kurs ve eğitimi eksikliği; ziraat ve hayvancılık konusunda bilinçsizlik; mezarlık alanının eksikliği; dinlenme, spor, kültür ve park alanı eksikliği; cadde ve sokak yolları ile kaldırımların yetersizliği; büyükşehir irtibat bürosu eksikliği; ahşap ev, seran ve diğer yapıların yıkılması; köpeklerin başıboş bırakılması; orman, dere ve yaban hayatının yeterince korunmaması; Akkuş, Ünye, Ordu ve Samsun hattı dolmuş ve güzergahı ile kalkış-dönüş saatlerinin belirsizliği olup, bu konuda yetkililerce gerekli düzenlemelerin yapılması halk adına önemlidir.

Yukarıdaki açıklamalardan anlaşılacağı üzere Salman açısından Samsun ile olan ulaşım büyük önem arz etmekte ve bu da büyük oranda Salıpazarı ve Salman Grup Yolu’ndan sağlanmaktadır. Hatta Salıpazarı ve Akkuş ilçeleri arasındaki bağlantı da bu yoldan karşılanmaktadır. Ki, söz konusu yol aynı zamanda Yeşil Yol kapsamındadır. Samsun Büyükşehir Belediyesi mezkûr yola önem vererek Salıpazarı ile Esatçiftliği arasında asfalt yenilemesi ve Esatçiftliği ile Eğnebel Deresi arasında da betonlaştırma çalışmaları yapmıştır. Yolun Ordu sınırında kalan kısmı toprak olsa da Salman Belediyesi’nce bakıma alınarak işlerlik kazandırılmıştı. Ancak Salman Belediyesi kapatıldığına göre Eğnebel Deresi ile Salman arasındaki yol bakımsız kalmış ve her geçen gün kullanılamaz hale dönüşmüştür. Bu konuda Ordu Büyükşehir Belediyesi’nin de gerekli hassasiyeti göstereceğini umut ediyorum!

Haftaya, Toplu Sözleşme Mutabakatı Memura Ne Getirdi başlıklı yazıda görüşmek dileğiyle…

 

 

PASTAYI PAYLAŞMAK

Kurumların denetim, teftiş ve uzmanlık kadrolarının sınav yönetmeliği gereği iibf, iktisat, işletme, siyasal ve hukuk fakültesi mezunları kariyer meslek memurluğu sınavlarına girebilmektedir. Vergi Denetim Kurulu Bakanlığı müfettiş yardımcılığına giriş sınavında yapılan yönetmelik değişikliği ile artık yukarıda sayılan fakülte mezunlarının yanında fen/ edebiyat ve mühendislik fakülteleri mezunlarına da kariyer meslek memurluğu yolunu açmış oldu. Hatta ekonomi içerikli derslerden muaf tutulmak ve belli bir kontenjan ayrılması şartıyla! Zamanımıza kadar gelen uygulamada özel durumlar hariç istisnalarından birini teknik anlamda iş güvenliği ve işçi sağlığı incelemeleri yapan İş Teftiş Kurulu Başkanlığı oluşturmuştur.

Yapılan yeni düzenleme, tartışmaları da beraberinde getirmiştir. Düzenlemenin karşısında olanlar olduğu gibi yanında yer alanlar da var. Ancak bu tartışmaların ortak noktası, siyasi erkin istihdam yaratma arzusunun olduğudur. İlk etapta iyi olduğu düşünülen düzenlemenin uygulamada bir takım sıkıntılar doğuracağı açıktır. Almış olduğu eğitim gereği Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze siyasi/ iktisadi ve sosyal bir bakış açısı kazandırılan siyasal/ iktisadi (mülkiye) mezunları çok yönlü olarak sosyal olayları yorumlama yeteneğine sahiptirler. Şöyle ki, istisnaları saymaz ve genel olarak değerlendirme yaparsak, bir hukukçunun düz bakışı ya da bir mühendisin teknik mantığı yahut bir fencinin mekanik/ sayısal duruşundan daha geniş bir bakış açısına sahip olduğu görülmektedir. Ancak geçen on yıllar içinde siyasal/ iktisadi fakülte mezunları önemsizleştirilmiştir. Nitekim bunda açıköğretim sistemi, hesapsızca açılan ve içleri nicelik olarak doldurulan fakülteler etkili olmuştur. Öte yandan hem idari kadrolarda hem de piyasa içinde yer alan mezunlar ne yazık ki, aralarındaki dayanışmayı sağlayamamışlardır.

Mezunlar çalışma hayatında, piyasadaki ön muhasebe elamanından kamu idaresindeki başbakanlık müsteşarına kadar olan silsile içinde dağılmışlardır. Bu durum hem siyasal/ iktisadi fakülte mezunlarının gücünü ve başarısını gösterirken, diğer yandan başarısızlığını da işaret etmektedir. Böylece siyasal/ iktisadi fakültelerin sorunlarının çözümlenmesi gerektiğini sorunu ortaya çıkmaktadır. Bu sorunlar kısaca:

1)Uluslararası ilişkiler, kamu yönetimi, işletme, iktisat, maliye, çalışma ekonomisi ve ekonometri bölümlerinden oluşan anabilim dallarının çok sayıda ortak dersleri bulunmaktadır. Bu sebeple fakültenin iki anabilimdalı altında örgütlenmeleri önem arzetmektedir. Uluslararası ilişkiler ve kamu yönetimi bölümleri Siyaset Bilimi Anabilimdalı adı altında; diğer bölümlerin de Maliye ve İktisat Anabilimdalı adı altında birleştirilmeleri sağlanmalıdır.

2)Fakültede, anabilimdalları da dikkate alınarak hukuk derslerine nitelik ve nicelik olarak daha fazla yer verilmelidir.

3)Bu tip fakülteler tek ad ya da iki ad altında teşkilatlanmalıdır. Örneğin, Siyasal Bilimler Fakültesi veya İktisadi Bilimler Fakültesi gibi.

4)Siyasal/ iktisadi fakülte tarzında açıköğretim sistemine sınırlamalar getirilmeli ya da diğer tüm fakülte (hukuk, eğitim fakulteleri gibi) ve bölümlerin açıköğretim sistemi kurulmalıdır.

5)Yüksek lisans’ta eğitim fakültesi mezunlarında olduğu gibi daha esnek bir sistem benimsenerek bölüm bazında uzmanlaşma sağlanmalıdır.

6)Temel eğitim dili Türkçe olmakla birlikte yabancı dil eğitimine ağırlık verilerek mezunların eskiden olduğu gibi bugün de öncü olma konumları güçlendirilmelidir.

7)Siyasal bilimler anabilimdalı kürsülerinin (uluslararası ilişkiler ve kamu yönetimi bölümleri) küçük ölçekli üniversitelerde kurulmaması, aksine büyük üniversitelerde ve bölge düzeyine hitap eden üniversitelerde kurulması sağlanmalıdır.

Yukarıda belirttiğimiz konuya tekrar dönmek gerekirse Maliye Bakanlığı’nda yapılan düzenlemenin Sosyal Güvenlik Kurumu’na sıçradığı görülmekte olup, bunun yaygınlaşacağı da malumdur. Zaten, Hukuk Fakültesi mezunları güçlü lobi/ baro veya dayanışma ruhu içinde bütün kariyer meslek memurluğu giriş sınavlarında siyasal/ iktisadi fakülte mezunlarına ortak olmuşlardır. Buna mukabil, siyasal/ iktisadi fakülte mezunları hukukçuların alanlarına ortak olamamakta, hakimlik ve avukatlık hakları bulunmamaktadır. İdari yargı hakimliği temel hakkı olduğu halde ayrılan kadro sayısı asgari düzeye düşürülmüş olup, zamanla ortadan kaldırılacağı da malûmdur. Oysa aldığı eğitim ve hitap ettiği alan dikkate alındığında iş mahkemeleri başta olmak üzere bazı mahkemelerde hakimlik ve avukatlık yapma yolları açılmalıdır. İdari yargıda uygulanan kontenjan sınırlamaları kaldırılmalıdır. Öbür yanda mezun oldukları anabilimdalı dikkate alınarak orta öğretimde kendilerine yakın branşlara atanma olanağı sağlanmalıdır. İşte tüm bu sorunlar çözüldüğünde hak/ adalet ve eşitlik sağlanmış ve yeni düzenleme uygulanabilir hale gelmiş olacaktır!

Tahsin Çayıroğlu

İlkadım/ 27.04.2013

 

Sayın sitenin takipçileri!

Son yasal düzenleme ile medeniyet ve şehircilik doğasına aykırı olarak büyükşehir belediyesinin tanımı ve konumu değişerek, orman köylüleri orman şehirlileri haline getirilmiş ve belde belediyeleri ile köyler mahallelere dönüştürülmüş, hatta bir çok köy de tarihin sayfaları arasına gömülmüştür.

Madem, Ordu mülki sınırı büyükşehir belediyesi sınırları içinde kaldı, o zaman orman şehirlisi ulaşım için belediye otobüsü, su ve atık için kanalizasyon sistemi, park ve bahçe, yol, kaldırım, lise, meslek liseleri ve diğer şehircilik faaliyetlerini istemesi en doğal hakkı olduğu gibi, büyükşehrin bunu sağlaması da mecburi görevleri arasındadır. Öte yandan hayvancılık ve tarım ile ilgili büyükşehir mevzuatına tabi olmak gerekli! Bu sorun nasıl halledilecek ya da nasıl bir uydurma uygulama yapılacak?


Öte yandan Akkuş ilçe belediyesi olarak kendi sınırları içinde faaliyet gösterecek ve büyükşehir mevzuatının geçerli olduğu yerlerde asıl hizmet sağlayıcısı büyükşehir belediyesi olacaktır. Onun için ilçe belediyesinden fazla medet ummamak gerekli. Burada konuşulacaksa büyükşehir belediyesi konuşulmalı!


Ben bu yaşıma kadar mülki idare anlamında Ordu'dan ve Akkuş'tan Salman'a ve çevre belde ve köylerine düzgün bir hizmet yapıldığını görmedim. Yalnız asırlık kayın/ gürgen ağaçlarını taşımaları dışında (şimdi o da kalmadı). Bilen varsa lütfen paylaşsın ve bilelim! Şimdi belediye sınırları mülki sınırları kapsar hale gelmiştir. Akıl ve mantık çerçevesi içinde soruyorum! Çökek Köyü'ne şehircilik hizmetleri verilecek mi? Bu kadar hantal bir belediye sisteminde bu işi pek makul göremiyorum! Dolayısı ile büyükşehir olan Ordu değil, Altınordu İlçesi olmuştur.


Devlet hizmetinin gölgesinin ancak bulunduğu Salman'ın fakir ve hizmetten yoksun halkının emekleri ile kurulmuş olan ve belediye olduğu halde 30 yıldır yolu yapılmayan ve birçok hizmeti verilmeyen Salman Beldesi'ne yazık olmuştur! Üzüldüğüm nokta, Salman kadar olmayan ya da ancak olan bir çok beldenin ilçe yapılarak bu süreçte en az zararla çıkmış olmalarıdır. Hakikaten Salman'a yazık oldu ve hâlâ burada iktidar partisinden Akkuş'a aday reklamı yapılıyor! Kendim de içimde olmak üzere siyasi söylem içinde olanları kınıyorum!
27 Nisan 2013

 

ALTIN ORDU BÜYÜKŞEHİR OLDU

 Ordu, Altın Ordu Oldu!

6360 sayılı Kanun ile Ordu İli büyükşehir oldu. Hayırlı ve uğurlu olsun demekten başka diyecek bir sözümüz yok elbette!

Anayasa’nın 127 nci maddesi köy, belediye ve il özel idaresi olarak üç tür yerel yönetim biçimi öngörülmüştür (Osmanlı’da olduğu gibi). Aynı maddenin üçüncü fıkrasında büyük yerleşim yerleri için özel yönetim biçimine yer verilmiştir hükmü gereği Türkiye’de ilk defa 1984 yılında çıkartılan 2972 sayılı Kanun ve 195 sayılı KHK ile İstanbul, Ankara ve İzmir’de büyükşehir belediye idareleri kurulmuştur. 3030 sayılı Kanun ile de büyükşehir ile ilçe belediyelerinin statüleri belirlenmiştir.

2004 yılında çıkartılan 5216 sayılı Kanun ile büyükşehir belediyesine yeni kıstaslar getirilmiştir. Buna göre büyükşehir olmanın ilk şartı il merkezinde nüfusun en az 750.000 kişiden oluşması, nüfus yoğunluğu çok olan İstanbul ve Kocaeli illerinde büyükşehir sınırlarının mülkî sınır (ki, bu doğal gelişmişliğin kaçınılmaz bir sonucudur) olacak şekilde belirlenmesi ve diğer büyükşehirlerde de coğrafi ölçüm esas alınması hükme bağlanmıştır.

2012 yılında 6030 sayılı Kanun ile yapılan değişiklik ile büyükşehir olmanın nüfus kriteri şehir merkezinin dışına taşırılarak mülkî sınıra endekslendi (ki, bu suni, zorlama bir dayatmadır) ve Ordu ile birlikte on üç ilde büyükşehir yönetimi kurulmuş oldu.

Belediye kelimesi Arapça’dan dilimize geçmiş ve şehir, memleket anlamına gelmektedir. Modern manada Türkiye’de belediyecilik Tanzimat ile başlamıştır.

1930 tarihli 1580 sayılı Kanun belediyeyi; beldenin ve belde sakinlerinin mahalli mahiyette müşterek ve medeni ihtiyaçlarını tanzim ve tesviye ile mükellef hükmi bir şahsiyet olarak tanımlamış ve belediye kurulması için 2000 kişiden oluşan nüfusu şart koşmuştur. Daha sonraki düzenlemelerle nüfus kriteri 5000 kişiye kadar yükseltilmiştir.

Köy, 1924 yılında 442 sayılı Köy Kanunu ile düzenlenmiştir. Kanuna göre, nüfusu 150 ilâ 2000 arasında olan yerleşim yerlerinde köy idaresi kurulur. Aslında modern anlamda köy tüzel kişiliği II. Mahmut Han döneminde düzenlenmiş ve günümüze kadar gelmiştir. Köy tüzel kişiliği İhtiyar Heyeti’nden oluşur ve başkanı da muhtardır. Muhtar, köyde devletin temsilcisi olup salma alma yetkisi vardır. Onun dışında köy hayatının ayrılmaz bir parçası olan geleneksel imece usulü de kanunlaştırılmıştır. Kısacası köy, tüzel kişiliği olan en küçük yerel idare biçimidir.

Mahallenin geçmişi ise Selçuklu’ya kadar dayandığı ifade edilir ve klâsik dönemi geçersek 1829 yılındaki Nizanname ile köy ile birlikte mahalle muhtarlıkları da kurulmuştur. 1913 yılında kanunen kaldırılan mahalle muhtarlıkları kesin olarak 1933 yılında kaldırılmış ve nihayet 1944 yılında tüzel kişiliği olmadan yeniden kurulmuşlardır.

Şimdi konumuza gelecek olursak; Ordu İli’nin merkez nüfusu 2011 nüfus sayım sonuçlarına göre 145.455 kişi iken, örneğin Çorum İli’nin merkez nüfusu 218.130 kişidir. Ordu, büyükşehir iken Çorum… Bu örnekler çoğaltılabilir.

Hukukî ve sosyolojik tanımlama ve bilgileri bir tarafa bırakarak halk gözüyle konuyu irdelemek gerekirse, ilk sorumuz şu olur; belediye teşkilatının mantığı nedir? Belli bir nüfus yoğunluğuna sahip yerlerde yerel anlamda belediye/ şehir hizmetinin görülmesi diye cevaplanacaktır! Belediye ile kırsal alan arasında nasıl bir bağlantı vardır, diye sorulduğunda? Biz köylüyüz cevabı alınarak net yanıt verilmiş olacaktır!

Şimdi halk soruyor? Altınordu’dan Salman Mahallesi’ne, Akpınar Mahallesi’ne ya da Çökek Mahallesi’ne her saat başı büyükşehir belediye otobüsü ya da belediyenin özel halk otobüsü mü gelecek/ kalkacak? Salman Mahallesi’nin yolları asfalt mı olacak? Çökek Mahallesi ve Dağyolu, Kargı mahalleleri yolları da asfaltlanacak mı? Hastane, banka, postane, okul vs de olacak mı? Doğalgaz da bağlanacak mı? Kanalizasyon ve diğer alt yapı çalışmaları, mahalle içi yolları ve kaldırımları, parkları yapılacak mı? Öyle ya şehrin göbeğinde yaşamak başka şey! Bu da güzel olsa gerek!

Peki, evin zemin katı tam! Tamda bir inek, bir buzağı, bir tosun, beş koyun ve bir eşek var! Sonra tavuklar da var! Kemreyi/ gübreyi tümekten evin arka/ yan tarafına atmak yasaklanacak mı? Öyle ya şehirde ikâmet ediliyor! Evin önünde samanlık, seran, ambar var! Sonra sap/ saman öbeği var! İt tamı var! Evin önüne akan suyun önünde yalak var! Bunların durumları ne olacak? Köylüye, düzeltiliyorum orman şehirlisine, meracılıkta ve ziraat konusunda tanınan hakkın şehirde yaşamak ile çelişkili olduğu sorulmayacak mı? Ya da bu anlama geliyor?

Kırsalda yaşayan insanın geçiminde gurbetçilik esas olmak üzere; bir/ iki inek ile beş/ altı tavuk bakıcılığı ile biraz fındık, biraz misir/ darı, biraz gösdül ve biraz da lahana yer alır! Su faturası, çöp vergisi, emlak/ gayrimenkul vergisi ve nihayetinde doğalgaz faturası! Beş yıl sonra ne olacak?

Şehirde hem de büyükşehirde yaşamanın külfetine katlanan elbette nimetinden de faydalanmak isteyecektir. Peki, bu karşılanabilecek mi? Otuz yıldır belde oldukları halde Salman, Akpınar ve Seferli’nin yanında on köyün ortak kullandıkları ilçe bağlantı yolunu yapamayan Ordu; Akkuş’un Çökek Köyü/ Mahallesi ya da Mesudiye’nin Darıcabaşı Köyü/ Mahallesi’ne hizmet mi götürebilecek? Halk tabiri ile saat başı Ordu’nun her tarafına gidecek belediye otobüsü mü kaldırabilecek?

Yapılan düzenlemenin Ordu’nun iç kesimlerine fayda sağlamayacağı ve hatta kapanan beldeleri ve köyleri ile üstüne malî külfeti de eklersek zarar getireceğini açıktır! Ya belediyeleşmenin mantığı değişti ya da idarenin! Evet, Ordu’nun il merkezi Altınordu oldu! İşte büyükşehir olan da adından anlaşılacağı üzere Ordu değil, Altınordu’dur. Anlaşılan o ki, büyükşehrin Ordu’ya ne getirip, ne götüreceğini zaman gösterecek!  En büyük dileğim; İnşallah yanılanlardan olurum!

13.04.2013/ İlkadım- Samsun

 

Türkiye'nin Göktürk II Uydusu

Göktürk II Uydusu, bugün itibariyle yörüngeye fırlatılmış durumda! Yerli sanayi ile yapılan ve askeri savunma amacını taşıyan ilk uydumuz savunma ve kalkınma ihtiyaçlarına önemli ölçüde cevap vereceği belirtilmektedir.
Bulunduğumuz jeostratejik ve jeopolitik alan bakımından savunma mekanizmaları açısından güçlü bir devlet olmak zorunluluğu kılmaktadır. Yoksa, yüzyıl öncesinin topunu ya da tankını... yerli sanayi ile yapmak asla yeterli değildir. Kıtalararası füzelerin hakim olduğu ve hatta öyle ki, radyo aktif savunma sistemlerinin geliştirildiği günümüzde, atalarımızdan bize emanet olan bu coğrafyada kalacaksak güçlü bir milli sanayiye sahip olmak mecburiyetindeyiz. Bu durum ne nükleer saniyeye karşı olmakla ne de hümanist düşüncelerele açıklanabilir. Elbette sürdürülebilir bir dünyadan yanayız, ancak öbür tarafta da milletimizin selameti için güçlü bir Türkiye'ye ihtiyaç vardır. Savunma sistemimiz kimin için kurulduğu tartışmalı emanet patriot füzeleri ile sağlanamaz!
Tahsin ÇAYIROĞLU -  22 Aralık 2012 Cumartesi

 

 

MOR MENEKŞE

(Kuruluş 1924)

 

Ülkemizin futbolla tanıştığı yıllar 1890’lardır. Futbolu ülke topraklarına sokan İngiliz levantenlerdir. Önceleri Selanik, ardından İzmir ve nihayet İstanbul’da oynanmaya başlayan futbol, hızla yayılmıştır. II. Abdulhamit’in sıcak bakmadığı futbol, İttihat ve Terakki Fırkası döneminde büyük gelişme sağlamıştır. İzmir’de belediye başkanı Evliyazâde Refik Efendi’nin belediye başkanlığı döneminde büyük ilerleme kat etmiş ve belediye başkanının oğlu Nejat bey de, futbolun tüzüğünü Türkçe’ye kazandırmıştır.


Türkiye’de ilk futbol maçı, 26 Ekim 1901 yılında Papazın Çayırı’nda oynanmıştır.
1903 yılında bir grup genç, Beşiktaş Bereket Jimnastik Kulübünü kurmuştur. 30 Ekim 1905 tarihinde kurulan Galatasarayspor ise ilk Türk futbol kulübüdür. 1907’de de Fenerbahçespor kurulmuştur.
31 Mayıs 1923 tarihinde FIFA’ya kabul edilen Türkiye’de futbol oldukça rağbet görmüştür. İlk uluslararası maç, Taksim Stadında Romanya ile oynanmıştır. Maçın skoru 2-2’dir (20 Ekim 1923).
Türkiye 1954 yılında ilk kez Dünya Kupası maçlarına katılmıştır.
Daha önce Milli Küme Ligi adı altında oynana maçlar 1957 yılında Türkiye Profesyonel Futbol Ligi kurulmasıyla belli bir aşamaya geçmiştir.


17 Mayıs 2000 tarihinde Galatasarayspor, UEFA kupasını Türkiye’ye getirdi. 2002 yılında A Milli Futbol Takımı, Dünya 3’üncüsü oldu. En fazla gol kralı olma rekorunu elinde tutan efsanevi futbolcu Galatasaraylı Metin Oktay’dır.

 

ORDU’DA FUTBOL:

Ordu’da bilinen ilk futbol kulübü, Ordu İdman Yurdu olup 1924 yılında kurulmuştur.

1960’lı yıllarda Ordu’da beş amatör futbol takım bulunmakta idi. Bu futbol kulüplerinin isimleri Ordu İdman Yurdu, Ordu Gücü, Ordu Ocak, Ondokuz Eylül ve Yolaç spor kulüpleridir.

Ordu’nu ilçelerinde de futbol kulüpleri kurulmuştur. Özellikle Ünyespor ve Fatsaspor kulüpleri oldukça eskidir. Ünyespor 1957 yılında Ünye Gençlerbirliği adıyla kurulmuş ve 1985 yılında Ünyespor adını almıştır. Forma rengi yeşil beyazdır. 1955 yılında kurulan Fatsaspor’un forma renkleri sarı laciverttir.

 

1966 yılında amatör futbol takımlarının yıldız futbolcularından oluşturulan Ordu Karması, Mersin’de düzenlenen Türkiye Gençler Şampiyonası’na katılmasından ve turnuvada ikinci olmanın heyecanıyla Orduspor’un kurulma aşamasına hız verilmiştir. Zaten, 1960’lı yılların başında Futbol Federasyonu başkanı Orhan Şeref Apak öncülüğünde yurt çapında, her ilde bir futbol takımı kurulması için seferberlik başlatılmıştır.

Orduspor’un yapılanmasında Ali ATAOĞLU büyük emek sarfetmiştir. 08.03.1967 tarihinde geçici yönetim kurulu oluşturulmuştur. Orduspor’un ilk başkanı İbrahim KÖKSAL’dır.

 

1967/ 68 sezonunda Türkiye İkinci Ligi’nde oymaya başlayan Orduspor 1974/ 75 sezonunda şampiyon olarak Türkiye Birinci Ligi’ne çıkmıştır. 1978/ 79 sezonunda ligi 4. sırada tamamlayarak UEFA Kupası’nda oynamıştır. 1980/ 81 sezonunda ikinci lige düşen Orduspor 1982/ 83 sezonunda şampiyon olarak yeniden birinci lige çıkmıştır. 1985/ 86 sezonunda ikinci lige düşen takım 1995/ 96 sezonunda üçüncü lige düşmüştür. 1996/ 97 sezonunda ikinci lige çıkmış, 1999/ 2000 sezonunda üçüncü lige düşmüş ve nihayet 2002 sezonunda ikinci lige çıkmıştır.

Orduspor 2010/11 sezonunda Türkiye Süper Lig’e çıkarak bundan sonraki mücadelesini futbolun devleri arasında oynayacaktır…

İlkadım/ 01.07.2011 /  Tahsin ÇAYIROĞLU

 

SALMAN  YOLU

Okuyanlar bilir, Dede Korkut Hikâyelerinde Dış Oğuz İç Oğuz Meselesi vardır. Salman aklıma geldiğinde bu hikaye de gelir aklıma nedense! Yukarı Ordu, Aşağı Ordu diye de bir tanımlama belirir zihnimde. Ne alâka diye soranlar olacaktır haklı olarak? Dinleyin bakalım:

1960’lı yıllara kadar Salman ve civarının medeniyet ile bağı yokmuş. Devlet sahilde ve en son Akkuş’a kadar uzanırmış. Ancak vergi ve asker toplama zamanlarında yükseklerde vatandaşı olduğunu hatırlarmış. Elbette o zamanki imkânlar dahilinde düşünmek gerekir bunu. Devlette yok ki halka versin! İmparatorluk Türkiyesi’nden pek fazla miras kalmamış Cumhuriyet Türkiyesi’ne. Bunun ötesinde savaşlar, yıkımlar, yokluklar, kıtlıklar vs. Konumuz Yukarı ve Aşağı Ordu!

Salman ve civarı yolla tanışmadan evvel ihtiyaçlarının % 90’nını topraklardan sağlarmış köylü. Ekmek ekseriyetle mısıra dayanır, yemek de tarladan çıkanla yapılırmış. Rakım 1000 metreye yakın ve üstelik toprak da orman toprağı olduğu için verimsizmiş. Tarlada yetişen mısır, yulaf, lahana, patatesle idare ederlermiş. Meyve olarak armut, elma ve biraz da fındık yetiştişirmiş. Para çok az kullanıldığından ancak küçük sanayi ürünleri için kullanılırmış. Bu temel ihtiyaçlar gaz yağı, şeker, çay ve basmadan ibaretmiş.

Köylüler yetiştirdiği hayvansal ürünlerini ticaretle uğraşan kişilere vererek karşılığında onlardan gaz yağı, boncuk ve basma alırlarmış. Bu ürünleri toplayan kişiler de bunları sırtlarında ya da eşeği olan eşekle Ünye ya da Erbaa’ya götürerek satarmış.

Ne zaman ki Akkuş’a kereste fabrikası açılmış o zaman Orman İdaresi, Salman’a yol yapmış. On yıllardır kullanılan bu toprak yol Salman’ı bu güne taşımış. Halkımız o bozuk yollarla medeniyetle tanışmış, hastasını doktora götürebilmiş. Gurbete çıkıp para kazanmış, mısır ve lahana dışında da gıda almaya başlamış.  

Zamanla Salman ve civarı gelişmiş. İlkokul gelmiş ve yaygınlaşmış sonra ortaokul. Çocuklar okumaya, sınavları kazanarak memur olmaya başlamış. Ama Salman ve civarı hep öteki olmaya devam etmiş.

Sonra göçler olmuş, halk okumuş. 1990’ların sonunda elektrik gelmiş Salman’a ve civar köylere. Şehirli ile köylü arsındaki uçurum ortadan kalkmış. Ama, Salman hâlâ öteki olmuş. Akpınar ve Seferli hâlâ öteki olmuşlar. Yol yine orman yoluymuş. Kışın kapanan bu yol, Köy Hizmetleri bakmadığı için üç ay karlarla kaplıymış! Ağır hasta olanlar ya ölüyor ya da kızakla Akkuş’a çıkartılırmış!

90’lı yılların başında birbirine yakın iki belediye teşkilatı kurulmuş; Salman Beldesi ve Kuzköy Beldesi. Yol yine aynı orman yoluymuş. Kışın kapanan Akkuş yolunu, bereket versin belediyeler açmaya başlamış artık.

1990’lı yılların sonunda komşu bir belediye daha kurulmuş, Seferli Beldesi. Gelinmiş 2000’li yılların ortasına; üç belediye ve on köyün kullandığı yol hâlâ toprak ve hâlâ Orman İdaresi’nin ağaç taşımak için kullandığı yolmuş!

Ordu, Karadeniz’in incisi, fındığın bahçesi, yeşille mavinin uyum içinde doğaya yayıldığı nadide kentmiş!  İl meclis üyesi dayanamamış ve araştırmış! Bakmış ki, Türkiye’de il bazında en az asfalt yol yapan kentmiş Ordu. Diğer illerin yol yatırımı durdurulsa bile ancak 40 yılda onlara erişebilecekmiş!

Yüksekte yaşayan halkın hiçbir farkı yokmuş Aşağı Ordu’dan! Alimler araştırmışlar ve bakmışlar ki ağız aynı, örf ve adet aynı. Aynı tohumun meyveleri gibi bu halk, demişler!

Yıllar, on yıllar geçmiş sene 2010 olmuş ve hâlâ yolları asfaltlanacakmış! Beldeler yaşlanmış, otuz yaşını geçmişler. Bu yaşlı beldelerde ve civar köylerde 10.000 kişi yaşarmış ve halkın yine boynu bükük kalmış! Demişler ki, “bölgemiz dağlık ama biz her köye yol istemiyoruz. Bize 27 kilometre yol yapın yeter. 27 kilometrelik maliyete karşılık hatırımız sıfır mı?”

 “Yukarı Orduluyuz biz; Salman’dan, Akpınar’dan, Seferli’den ya da Akkuş’tan olabiliriz. Mesudiye’den, Kumru’dan ya da Korgan’dan olabiliriz. Ama bir Yukarı Orduyuz, biz has Orduyuz!” demiş.  

14.02.2010-Samsun Tahsin ÇAYIROĞLU 

 MUVAZAALI BOŞANMALAR 

Muvazaalı yada danışıklılık, tarafların gerçek iradelerine uymayan ve aralarında hüküm, sonuç doğurmayan bir görüşü yaratmak maksadıyla anlaşmak. Yine, tarafların gerçekte yapmak istemedikleri bir hukuki işlemi 3. kişileri aldatmak amacıyla yapıyormuş gibi görünmelerine muvazaalı işlemler denir. Kısacası muvazaalı işlemlerde aldatma, hile vardır. Kanuna karşı hile vardır.

Sosyal Güvenlik Kurumu Kanunu gereği sigortalının ölümü sonrasında geride kalanların mağduriyetini gidermek amacıyla yetim ya da ölüm aylığı bağlamaktadır. Bunun kriterleri vardır. Bu durum 5510 sayılı Kanun’un 34’üncü ve 54’ncü maddelerinde düzenlenmiştir.

Kanunun ilgili maddelerinde bu durum düzenlenmiş iken vatandaşlarımızın bir kısmı kocalarından muvazaalı, başka tabirle anlaşmalı bir şekilde boşanarak ölmüş ana ya da babalarının maaşlarını almaktadırlar.

Sosyal devlet geleneği  içinde toplumda kadınların mağduriyetlerini gidermek için düzenlenmiş olan yetim aylığı bazı vatandaşlarımız tarafından amacının dışına çıkarılmaktadır ( İşin esası yetim aylığının kendisi de tartışmalara açık başka bir konudur). Yine aylıkların miras gibi algılanması sonucu ‘devlete neden kalsın, ben alayım’ mantığını doğurduğu gibi kamu adalet anlayışını da zedelemektedir. Çünkü amaç kadınları korumaksa ebeveyni sigortalı olmayan çok sayıda mağdur kadınlar da bulunmaktadır. Yine eşitsiz gelir dağılımına sebebiyet verdiği de tartışılabilir.

  Muvazaalı boşananlar, sigorta primi ödeyen vatandaşların primleri üzerinden haksız şekilde aylık almaktadırlar. Ülkenin ekonomik durumu, istihdam sorunuyla beraber gelen işsizler ordusunu düşündüğümüzde haksız bir aylık olduğu su götürmez bir gerçektir. Yetim aylığı miras değildir.. Bu tamamen kadınların mağdur olmasını önlemeye yönelik eski bir uygulamadır.

Zaten, Sosyal Güvenlik hizmetleri kişilerin ödediği primlerle orantılı değildir. Hizmet bir nevi havuz sistemi ile yürütülmektedir. Yoksa genelleme yaptığımızda sigorta primleri aylık, gelir ve sağlık sunumunu karşılamanın uzağındadır. Kısaca bugünün çalışanları dünün çalışmışlarının aylık, gelir ve sağlık primlerini ödemektedir.      

Anlaşmalı ya da muvazaalı veyahut danışıklı boşanmalardan oldukça muzdarip olan Kurum, eski kanunlara göre fazla bir şey yapamıyordu. Ayrıca 2004 yılında zinanın suç olmaktan çıkarılması da tahkikat yapılmasını ortadan kaldırıyordu. Bu hal karşısında Sosyal Güvenlik Kurumu’nun isteği üzerine, 5510 sayılı Sosyal Güvenlik Kanunu çıkarılırken 96’ncı madde düzenlenerek muvazaalı boşanmaların önüne geçilmesi amaçlanmıştır.

Anlaşmalı/ muvazaalı boşanma, ölmüş sigortalı/ emekli babası ya da anası üzerinden yetim aylığı almak için kadının kocası ile anlaşarak resmi olarak boşanmalarına rağmen karı-koca hayatını devam ettirmeleridir.

5510 sayılı Kanun’un 96’ncı maddesinin son fıkrasında “ eşinden boşandığı halde, boşandığı eşiyle fiilen birlikte yaşadığı belirlenen eş ve çocukların, bağlanmış olan gelir ve aylıkları kesilir. Bu kişilere ödenmiş olan tutarlar, 96’ncı madde hükümlerine göre geri alınır” denilerek bu konudaki boşluk giderilerek muvazaalı boşanma yoluyla haksız kazanç elde edenlerle mücadele edilmesinin yolu açılmış oldu.

Muvazaalı boşanmaların devlete maliyetinin milyonlarca lira olduğu göz önüne alınırsa bu durumun önemi daha da iyi anlaşılacaktır. Örneğin, Zonguldak SGK İl Müdürlüğü’ne yapılan 3200 adet ihbarın 1487’si 2009 yılında sonuçlandırılarak haksız aylık alanların maaşları kesilmiştir.

Bu durumla ilgili Diyanet İşleri Başkanlığı da bir açıklama yapma gereği hissederek “hileli boşanma sonucu alınan paranın helal olmayacağını, ölen kimselerin hangi çocuklarının yardım alacağının kanunda belli olduğunu, maaş almak için boşanmak ya da yasal da olsa dinimizce hile olduğunu, caiz olmadığını” ifade etmiştir.

Haksız şekilde alınan bu paralar milletin cebinden çıktığı gibi sosyal güvenlik ve sağlık hizmetleri de sekteye uğramaktadır.

Vatandaşlarımız sosyal güvenlikle alakalı sorunlarını SGK İl Müdürlüklerine dilekçe ile bildirebileceği gibi ALO 170’i arayarak ihbar yapabilmektedir.  12.01.2010  - Tahsin ÇAYIROĞLU

 

GİDEN SENENİN ARDINDAN

Her yerde coşku, heyecan ve umutlar… İnsanlığın büyük çoğunluğu ırk ayrımı olmadan tek bir noktaya mütemadiyen her yıl odaklanmakta! Ne için?

Denememe başlarken kullandığım ilk cümlenin son kelimesi demeyin çünkü bu koca bir yalan! Neden mi? Evvela her yıl tekrardan başka bir şey vaat etmiyor da ondan! Ne dünya daha yeşil oldu ne de daha mavi! Ne barış geldi yeryüzüne ne de bolluk!

Doksanlı yılların sonlarına doğru bir Milenyum sözcüğü kafalarda yer edinmeye başlandı. Aman Tanrım, ne umutlar bağlandı, neler dilendi ve neler oldu? Kimse Milenyum nedir ne değildir bunu sorgulamaksızın sırılsıklam aslı var ya da yok dört elle sarıldı. Kimse Milenyumun Hristiyanların Hz. İsa’nın dünyaya geri gelerek sorunların bitireceği inancını taşıdığını merak etmedi! Müslümanı da, Hindusu da, Budisti de Hristiyanlarla aynı coşkuyu yaşadı. Oysa Hristiyan inancına göre Hz. İsa Hristiyanlara yardım edecektir. Demek ki büyük çoğunluk kendi sonları için Hristiyan Alemi ile aynı dili konuşuyorlardı.

Tüm insanlığın aynı duyguda coşması belki de çok masumane ve aynı zamanda takdir edilmesi gereken bir olgudur. Bunun iyi ya da kötü olduğu sonucuna bu deneme üzerinden ulaşamayız. Ancak burada önem arzeden Kültür Hegemonyasının tatlı dilini görüyoruz! Bu manada evrensellik iddiasında bulunan Hristiyan inancının başarısını göstermektedir. O zaman demek ki kimse özgür değil ya da ortak bir dünya paydası sadece bir sanıdan ibaret! Bu sadece bir yanılsamadan ibaret! Yani başkasına ait olanı kendinin zannederek ya da insanlığın zannederek, sevinmek!    

Her neyse konumuzun dışına çıktık. Konumuz giden senelere atıfta bulunmaktı. Giden seneler demek beraberinde götürdüğü ömür demek, umut demek, yaşlanmak demek!

Her senenin başında seviniyoruz! Düşünsenize, yeniden başlamak, yeniden sarılmak ve yeniden doğmak! İzafiyetimiz tamamen bunun üzerine kurulu! Acaba öyle mi? Her giden yılın ardından kanlarımız yeniden mi tazeleniyor.. Yapılan hatalardan, savaşlardan ders çıkarıp daha güzel bir hayat ya da daha güzel bir dünya mı yaratıyoruz…

Aslında değişen, yenilenen bir sürü olgular var. Mesela, teknoloji yenileniyor, hayat daha kolaylaşıyor. Bu doğru ama ya insanlık! Buna cevap vermek cesaret ister sanırım..

İnsan kendi yaşlanmasına seviniyor, hayret! On yıllardır gördüğüm şu reklam ne kadar gerçekçi tartışmaya açmak bile abes belki; eski yılın elinde baston, veremli bir yaşlı gibi öksürerek giderken yeni yıl daha yeni doğmuş bir bebeği temsil eder. Bir bebeğimiz olmuş gibi seviniriz. Sanki biz de yeniden doğarız yeni yılla beraber! Ama her geçen günün ardından yüz hatlarımız daha belirginleşir, fark etmeden hayatın gücü karşısında eririz! Bir de yeniden doğan bizmişiz gibi avunuruz. Belki de bu insan psikolojisi açısından olumlu ve yaşamsal bir umuttur.

Buradan yola çıkacağım sonuç yok aslında! Çünkü ne yıllar geçiyor diye dövünen var ki buna tıp dünyasında depresyon derler, ne de dünya daha yaşanılır olur.. Temeli dini inanca dayanan bir günden yola çıkarak bu olaya bağlı ya da değil insanlar hakim bir kültürün belirlediği bir günü yılbaşı olarak benimsemişler. Kimi çevreler kabulde zorlansalar da hatta benim için sıradan bir gün ya da sadece yılbaşı olarak kabul ediyorum deseler de o ya da bu  2010 Yılına giriyoruz…   30.12.2009   Tahsin ÇAYIROĞLU

Oruçla İlk Tanışma:

 

Kısık kısık konuşmalar ve gülüşmeler gecenin hafif meşrep karanlığında kulaklarında uğulduyordu. Sesler aksediyordu uzaklardan! O kaçıyordu ama sesler daha da yaklaşıyordu! Kaçmak istiyordu ama bacakları tutuluyordu! Bazen sesleri ara ara gülüşmeler bozuyor sonra sesler tekrar başlıyordu. Çocuk birden gözlerini açtığında rüya gördüğünü anımsadı! Ama biraz sonra o sesleri, gülüşleri tekrar duymaya başlayınca yatağın içinde dönerek kardeşine dürttü! Kardeşi yatağın içinde sinirli bir şekilde gerinerek yavaşça gözlerini açtı ve ‘’ne olduğunu’’ anlamaya çalıştı? Ahmet bir kaş hareketi ile mutfaktan gelen sesleri işaret etti ona!
İki kardeş önce birbirlerine bakarak olayı anlamaya çalıştılar. Sonra perdeyi aralayarak gökyüzüne baktılar. Ay gökyüzünde top kadar büyümüş ve parlıyor etrafını ise yanıp sönen ışıklarıyla yıldızlar süslemişti! Sonra yataktan biraz doğrulduklarında mutfaktan gelen ışığın aksini gördüler. Şaşakaldılar! Gecenin yarısında tüm aile ne yapıyordu acaba! İlk defa böyle bir olaya şahit oluyorlardı! ‘’Bir şey mi oldu’’ diye içinden geçirdi Ahmet? Kardeşinin elinden tutarak mutfağa doğru yöneldiler.
Mutfağın kapısına yaklaştıklarında herkesi sofranın başında buldular! Börekler, yemekler ve çay…! Çocukların şaşkınlığı bir kat daha artmıştı! Gece vakti kahvaltı yapıldığını, yemek yendiğini ilk defa görüyorlardı! Soran bakışlarla sofraya yaklaştıklarında durdular! Ablası:
-Anne, çocuklar kalkmış!
-A! Siz niye kalktınız? Haydi yatın güllerim!
Ahmet:
-Daha sabah olmadı ki…?

Ali, annesine sokularak:
-Ben de yemek yiyeceğim, dedi.
Ablası:
-Tamam canlarım, haydi ellerinizi yıkayın öyle oturun!
Ahmet elini yıkamak için lavaboya gitti ama Ali mızmızlanarak annesinin kucağına oturuverdi ve başını annesinin göğsüne dayadı. Biraz sonra Ahmet de sofraya geldi. Çocuklar yarı uykulu bir vaziyette idiler. Bir iki lokma ancak yiyebildiler. Sonra Ahmet uykulu gözlerle sordu:
-Ne var, niye gece yemek yiyorsunuz?
Ablası:
-Oruç tutacağız!
Ahmet’in aklına hemen çilli horoz geldi ve sordu:
-Horoz mu? deyiverdi!
Herkes bir anda gülmeye başladı. Ali ise gözünü Ahmet’in ağzına dikmiş şaşkınlıkla bakıyordu! Ve birden:
-Ben de horoz tutacağım, bana ne! Ben de tutacağım!
Annesi gülerek:
-Horoz kaçar, sen tutamazsın!
Ali omuzlarını silkiyor ve durmadan ‘’bana ne ben de tutacağım işte!’’ söyleniyordu. Annesi:
-Tamam güzel oğlum, sabah olsun tutarsın, söz! dedi.
Ali bunun üzerine Ahmet’e bakarak sırıtmaya başladı. Ahmet ise şaşkınlığını üzerinden atabilmiş değildi! Yemek ile horoz tutmanın alakasını kurmaya çalışıyordu ama bir türlü arada bağ bulamıyordu! ‘’Horoz tutmanın çilli horozu tutmakla ilgisi olmamalıydı ama bu horoz tutmak da neydi acaba?’’ diye düşünmeye başladı.
05/09/2008 Tahsin ÇAYIROĞLU

 

FIRTINA GELİYOR

FUTBOL

Ülkemizin futbolla tanıştığı yıllar 1890’lardır. Önceleri Selanik, ardından İzmir ve nihayet İstanbul’da oynanmaya başlayan futbol, hızla yayılmıştır.

İlk maç, 26 Ekim 1901’de Papazın Çayırı’nda oynanmıştır.

1903’te bir grup genç, Beşiktaş Bereket Jimnastik Kulübünü kurdu. 30 Ekim1905’te kurulan Galatasaray ise ilk Türk futbol kulübüdür. 1907’de de Fenerbahçe kurulmuştur.

31 Mayıs 1923’te FIFA’ya kabul edilen Türkiye’de futbol oldukça rağbet görmüştür. İlk uluslararası maç, Taksim Stadında Romanya ile oynanmıştır. Maç skoru 2-2’dir (20 Ekim 1923).

Türkiye 1954’te ilk kez Dünya Kupası maçlarına katılmıştır.

1959’da Türkiye Profesyonel Futbol Ligi başladı.

17 Mayıs 2000’de Galatasaray Spor, UEFA kupasını Türkiye’ye getirdi. 2002 yılında A Milli Futbol Takımı, Dünya 3’üncüsü oldu. En fazla gol kralı olma rekorunu elinde tutan efsanevi futbolcu Galatasaraylı Metin Oktay’dır.

KARADENİZ FIRTINASI: TRABZONSPOR

1)TARİHİ:

İdmanocağı, İdmangücü, Necmiati ve Lise adındaki futbol takımları, 1923 yılından beri kendi aralarında müsabakalar düzenlemeye başlamışlardı. Özellikle İdmangücü ve İdmanocağı arasındaki mücadele etkili oluyordu! Bu durum 1950’li yılların sonuna kadar sürdü.

1960’lı yılların başında Futbol Federasyonu başkanı O. Şeref Apak öncülüğünde yurt çapında, her ilde bir futbol takımı kurulması için seferberlik başlatıldı. Ancak kentteki Ocaklı ve Güçlü takımları arasındaki rekabet, işi zorlaştırıyordu. Her iki kulüp, yeni takımın kendi adını almasını istiyordu! Uzun süren mücadelelerden sonra İdmangücü, İdmanocağı, Karadenizgücü ve Martıspor’un birleşmesi ile 2 Ağustos 1967’de Trabzonspor Kulübü kuruldu.

2)RENKLERİ:

İdmangücü sarı-kırmızı, İdmanocağı ise yeşil-beyaz renklere sahipti. Bunların dışında Karadeniz’i simgeleyen renkler aranmaya başlandı. Vali Konağı’nda varılan anlaşmada bordo-mavi renkler üzerinde anlaşıldı.

3)KUPALARI:

6 kez Şampiyonluk Kupası,

7 kez Türkiye Kupası,

7 kez Cumhurbaşkanlığı Kupası,

5 kez Başbakanlık Kupası,

1 kez Kıbrıs Kupası.

1975-76 Cumhurbaşkanlığı Kupası; Trabzonspor- Galatasaray Spor: 2-1,

1975-76 Şampiyonluk Kupası,

1975-76 Başbakanlık Kupası; Trabzonspor- Fenerbahçe Spor: 8-7,

1976-77 Şampiyonluk Kupası,

1976-77 Cumhurbaşkanlığı Kupası; Trabzonspor- Beşiktaş Spor: 4-2,

1976-77 Türkiye Kupası; Trabzonspor- Beşiktaş Spor: 1-0,

1977-78 Türkiye Kupası; Trabzonspor- Adana Demirspor: 2-1,

1977-78 Cumhurbaşkanlığı Kupası; Trabzonspor- Fenerbahçe Spor: 1-0,

1977-78 Şampiyonluk Kupası,

1978-80 Şampiyonluk Kupası,

1978-80 Cumhurbaşkanlığı Kupası; Trabzonspor- Altayspor: 3-0,

1980-81 Şampiyonluk Kupası,

1982-83 Cumhurbaşkanlığı Kupası; Trabzonspor- Fenerbahçe Spor: 2-0,

1983-84 Türkiye Kupası; Trabzonspor- Beşiktaş Spor: 2-0,

1983-84 Şampiyonluk Kupası,

1984-85 Başbakanlık Kupası; Trabzonspor- Kayserispor: 7-2,

1991-92 Türkiye Kupası; Trabzonspor- Bursaspor: 5-4,

1993-94 Başbakanlık Kupası; Trabzonspor- Fenerbahçe Spor: 4-3,

1994-95 Türkiye Kupası; Trabzonspor- Galatasaray Spor: 4-2,

1994-95 Cumhurbaşkanlığı Kupası; Trabzonspor- Beşiktaş Spor: 2-0,

1995-96 Başbakanlık Kupası; Trabzonspor- Beşiktaş Spor: 4-0,

2002-03 Türkiye Kupası; Trabzonspor- Gençlerbirliği Spor: 3-1,

2003-04 Türkiye Kupası; Trabzonspor- Gençlerbirliği Spor: 4-0.

4)GOL KRALLARI:

 Karadeniz ekibi 1959-2008 sezonları içinde 3 gol kralı çıkardı. 1976-77 Sezonunda Necmi Perekli 18 gol atarak; 1995-96 Sezonunda Şota Arveladze 25 gol atarak ve 2004-05 Sezonunda Fatih Tekke 31 gol atarak gol kralı oldular. Bunların dışında Hami Mandıralı attığı 218 golle Tanju Çolak ve Hakan Şükür’den sonra Türkiye üçüncüsüdür.

5)TRABZONSPOR’UN UNUTULMAZ FUTBOLCULARI:

 Ahmet Suat ÖZYAZICI: 1939 YILINDA Trabzon’da doğdu. İdmanocağı ve Trabzonspor’da oynadı. 1975-77, 1979-80 ve 1983-84 sezonlarında Trabzonspor Kulübü teknik direktörlüğünü yaptı. Trabzonspor, onun döneminde altın çağını yaşadı. Hoca daha sonra Bursaspor ve Sarıyer Spor’da görev aldı.

Şenol GÜNEŞ: 1952’de Trabzon’da doğdu. Fatih Eğitim Enstitüsü mezunu olan Şenol Güneş  1972’de Trabzonspor’da oynamaya başladı. 15 yıl boyunca Trabzonspor kalesini korudu. 6 Şampiyonluk, 5 Türkiye Kupası, 7 Cumhurbaşkanlığı Kupası, 4 Başbakanlık Kupası gördü. 1975 ve 1987 yılları arasında 3 defa Ümit Milli, 31 defa A Milli Takımı formasını giydi. Lig tarihinde en uzun süre gol yemeyene kalecidir aynı zamanda (1978-79 sezonu, 1112 dk).

1987’de futbolu bıraktı. Trabzonspor, Boluspor, İstanbulspor, Antalyaspor ve Sakarya Sporu çalıştırdı. 2000 yılında A Milli Futbol Takımı’nın başına getirilen hoca, 48 yıl aradan sonra Türkiye’nin Dünya Kupasına katılmasında büyük emeği oldu. 2002 FİFA Dünya Kupası’nda Türkiye, Dünya 3’üncüsü olduğunda milli takımın başındaydı!

Ali Kemal DENİZCİ: Trabzonspor’un efsanevi futbolcusudur. Fırtına Ali Kemal olarak bilinmektedir. Kendine has futbolu ile Trabzonspor’un şampiyonluklarında çok büyük emeği olan yıldız futbolcu uzun süre hafızalardan silinmemiştir.

Özkan SÜMER: 1937 yılında Trabzon’da doğdu. Futbol hayatına Trabzonspor’da başladı. Trabzonspor’un parlak dönemlerinde takımı çalıştırdı. Daha sonra Galatasaray Spor ve A Milli Futbol Takımı’nı çalıştırdı. 2001 yılında M. Ali Yılmaz’dan boşalan Trabzonspor’un başkanlık koltuğuna oturdu (2003 yılına kadar).

Necmi PEREKLİ: Trabzonspor ve Giresun Spor’da oynadı. Bir süre Trabzonspor’da menajerlik yaptı. Ardından spor yazarlığı da yapan Perekli, Trabzonspor’lu ilk gol kralıdır.

Hami MANDIRALI: 1968 doğumludur. Türkiye’nin 3’üncü golcüsü olan yıldız futbolcu, ününü frikik golleri ve serbest vuruşlarındaki başarılı şutlarıyla kazanmıştır! Fenerbahçeli Can Bartu’dan sonra Avrupa’ya transfer olan ilk Türk futbolcusudur.

Shota ARVELADZE: 1995-96 Sezonunun gol kralı olan yıldız futbolcu Trabzonspor’un unutulmazları arasındadır.

6) KARADENİZ FIRTINASI: ŞAMPİYONLUKLAR:

Türkiye profesyonel ligi 1959 yılında başladı. 21 Şubat 1959’da başlayan ligin ilk gölünü İzmirspor’lu Özcan Altuğ, Beykozspor’a attı.

1959 yılı Fenerbahçe ile Galatasaray’ın müthiş mücadelesi ile geçti. 14 Haziran’da Fenerbahçe, Galatasaray’ı 4-0 yenerek ligin ilk şampiyonu oldu. Galatasaraylı Metin Oktay, 11 gol atarak Türkiye’nin ilk gol kralı ünvanını kazandı.

Türkiye Birinci Futbol Ligi’nin başladığı 1959’dan beri üç İstanbul takımı, şampiyonluk ipini göğüslediler. Zaman zaman Eskişehirspor, Altayspor ve Göztepespor zirveyi zorladılarsa da şampiyon olamadılar!

1975-76 Sezonu:

1975-76 Sezonunda herkesin şampiyonluk favorisi Fenerbahçe idi. Fenerbahçe ligin ilk yarsını 21 puanla lider olarak kapattı.

Ligin ikinci yarısı, büyük bir mücadeleye sahne oldu! Trabzonspor, Fenerbahçe’yi 1-0 yenerek liderlik koltuğuna oturdu. 8 Mayıs’ta Galatasaray’ın Fenerbahçe’yi 2-0 yenmesi Trabzonspor’u şampiyon yaptı. Şükrü Ersoy’un teknik direktörlüğünde Trabzonspor 1975-76 Sezonunun Türkiye Şampiyonu oldu! Kuruluşunun 9. yılında, bir takım devlerin arasında şampiyon olan ilk Anadolu futbol takımı oldu! Türkiye Kupasını ise penaltılarla Trabzonspor’u yenen Galatasaray aldı!

1976-77 Sezonu:

1976-77 Sezonu başlarken Trabzonspor’un teknik direktörü A. Suat Özyazıcı oldu. Karadeniz Fırtınası kalede Şenol, forvette Ali Kemal, Necmi ve Hüseyin gibi etkili isimlerle rakiplerini bir bir yeniyor ve liderlik koltuğunu bırakmıyordu.

1976-77 Sezonunu da şampiyon olarak kapatan Karadeniz Ekibi, şampiyonluğun tesadüf olmadığını kanıtlamış oldu! Artık Türkiye Futbol Ligi’nde 4 büyüklerden söz edilmeye başlanacaktı!

Bordo-mavili ekip Türkiye ve Cumhurbaşkanlığı kupalarını da kazanarak ligde fırtınalar estirdi. Trabzonsporlu Necmi Perekli 18 gol atarak, gol kralı oldu. Trabzonspor artık Karadeniz Fırtınası’ydı!

1977-78 Sezonu:

Ligdeki İstanbul hegemonyasına son veren Trabzonspor, bu sezonda şampiyonluğu Fenerbahçe’ye kaptırmıştı. Ancak Türkiye Kupasını ikinci kez evine götürmeyi başardı.

1978-79 Sezonu:

Trabzonspor’un teknik adamı Özkan Sümer oldu. Lige çok iyi başlayan ve yenilgi almayan Trabzonspor, sezonun ilk yarısını lider kapattı. Trabzonspor’un milli kalecisi Şenol Güneş, Fenerbahçeli Erol’ün tek şutu haricinde 15 maçtır hiç gol yemeyen kaleci ünvanını aldı!

Adana Demirspor’a 1-0 yenilen Fenerbahçe şampiyonluğu Karadeniz Fırtınası’na kaptırdı. Orduspor ise ligi 4. sırada tamamlayarak UEFA Kupası maçlarına katıldı.

1979-80 Sezonu:

Trabzonspor’da teknik direktör A. Suat Özyazıcı oldu. Ligde lider olan Karadeniz Fırtınası rakipleriyle arasındaki farkı açmıştı. 1979-80 sezonunda 6 yıla 4 şampiyonluk sığdıran Bordo-mavili ekip yeniden şampiyon oluyordu!

1980-81 Sezonu:

Lige Bursaspor beraberliği ile başlayan Trabzonspor, 25 puanla sezonun ilk yarısını lider kapattı. Ligin ikinci yarısında peş peşe kaybettiği puanlara rağmen Trabzonspor 39 puanla şampiyon oldu! Orduspor ise küme düştü!

1983-84 Sezonu:

Sezonun ilk yarısında sadece Boluspor’a mağlup olan Karadeniz ekibi, 27 puanla lider olan Fenerbahçe’nin üç puan gerisinde ligi 3. sırada kapattı. Ligin ikinci yarısında ise Fenerbahçe’yi 1-0 yenen Trabzonspor liderlik koltuğuna oturdu. Trabzonspor, ligi 50 puanla kapatarak şampiyon oldu! Ayrıca Trabzonspor, Beşiktaş’ı 2-0 yenerek Türkiye Kupasını da evine götürmeyi başardı!

1984 yılında 6. kez şampiyon olan Trabzonspor, 1995-96 sezonunda son haftalara kadar liderliği omuzlamış ancak şampiyon olamamıştı! Son şampiyonluğundan 2008 yılına kadar; 1991-92 Sezonunda Türkiye Kupası, 1995-96’da gol krallığı, 2003-04 sezonunda Türkiye Kupasını kazandı. 

Uzun yıllardır şampiyonluğa hasret olan Trabzonspor, 2008-09 Sezonuna güzel bir başlangıç yaptı! 6 haftadır yenilgi yüzü görmeyen Karadeniz Ekibi, ligde liderliğini korumaktadır. Taraftarlarının yüzünü güldüren takım bu sezon oldukça iddialı!

Türkiye’nin 4 büyük takımının içinde olan Anadolu Yıldızı, ligdeki İstanbul hegemonyasını yıkmıştır! Bununla beraber Fenerbahçe, Galatasaray ve Beşiktaş’ta olduğu gibi Trabzonspor’a coşkulu marşlar yaraşmaktadır! Ki bu kemençeyi de aşarak tüm Türkiye’yi kucaklayan profesyonel marşlar olmalıdır! Bence şimdiden hazırlıklar başlasın!

Kaynakça:

Tarihi Şampiyonlar Yazar, Hürriyet Spor Serisi

Trabzonspor web sitesi 10/10/2008-İstanbul

 

 

                                                               

 

 

 

TÜRKİYE’NİN KUZEY DOĞUSUNDAKİ SAVAŞ: GÜRCİSTAN

 1990’lar ile SSCB’nin dağılması dünyada bir manada belirgin olan uluslararası sistem genel olarak birkaç şekilde özetlenebilir:

1)Önce iki kutuplu hakim sistemden biri olan Komünist blok çöktü. Sorunsuz bir çözülme gibi görülen bu süreç sonrasında çok sayıda yeni devlet uluslararası sisteme dahil oldu. Liberal sistemin koruyuculuğunu üstlenen ABD başat güç olarak yerini aldı ancak komünist blokun değili olması bağlamında ABD’nin ve ardılı NATO’nun yeri de sorgulanır oldu.

2)Bu kaostik durumun özgür havasından yaralanmak isteyenler de oldu tabii! Mesela Avrupa Topluluğu, ABD karşısında kendini daha rahat hissetti ve bunun yansıması olarak topluluk 1998 yılında Avrupa Birliği’ne dönüştü. Ayrıca Avrupa Güvenlik ve İşbirliği Teşkilatı ile kendi özel ordusunu kurma yolunda atılımlar attı. Aynı zamanda Doğu’dan gelen tehdidin ortadan kalkması ile Türkiye’nin önemi azaldı ve Avrupa yolunda Türkiye’nin yeri sorgulanır oldu.

Öte yandan Yugoslavya parçalanarak iç savaşa sürüklendi. Bunu Bosna-Hersek’te Müslümanların Sırplar tarafından soykırımı izledi. Irak, tarihsel manada kendi topraklarının parçası saydığı petrol zengini Kuveyt’i işgal etti.

Türkiye de ise Turanî politikalar esmeye başladı. Hem Körfez Savaşı dolayısıyla Kuzey Irak’ın ilhakından söz eden söylemlerin yanında SSCB’nin parçalanması ile Türk devletlerinin ortaya çıkmasından dolayı ‘’Adriyatik’ten Çin Seddi’ne’’ kadar Türk Dünyası Birliği söylemleri siyasetçilerin ağızlarından düşmez oldu.

Berlin Duvarı’nın yıkılması ile Almanya Birliği sağlandı.

3)Kapitalizm’in değili olan Sosyalist ekonominin iflası ile hatta Çin’i dahi içine alan Küresel Ekonomi dalgası dünyaya hakim oldu. Zincirlerinden kurtulan Kapitalizm içinde yeni siyasi söylemlerle sınırları, devletleri ve milletleri hedef aldı.

4)Bu olguların sonrasında:

a)Rusya Federasyonu içinde politika değişiklikleri oldu. Rusya’nın başına geçen Putin merkezi sistemi güçlendirerek askeri ve ekonomik politikalara ağırlık verdi. Rusya’yı tekrar başat güç yapmak için politikalar geliştirdi.

b)Körfez Savaşı ile Irak parçalanma sürecine girdi ve 2003 yılında ise fiilen üçe ayrıldı. Özellikle kuzeydeki Kürt yönetimi Türkiye açısından önem arz etmektedir. Bölgede Kürt Devleti’nin kurulması, Musul ve Kerkük’ün konumları Türkiye tarafında kaygı yaratmaktadır. Öte yandan PKK terör örgütü Irak’ın kuzeyinde konuşlanmış olması başka bir sorundur. Türkiye’nin bölge üzerine yönelik strateji ve politikasının olmaması Türkiye’yi zor durumda bıraktı. Bölgeye yönelik ABD ve Türkiye’nin politikalarının çatıştığı gözlemlendi.

b)Körfez Savaşı ile, ABD başat rolünü muhafaza etmek ve çıkarlarını sürdürmek için yeni söylemler geliştirdi. Yeni Dünya Düzeni ve Büyük Ortadoğu Projeleri ile bölgenin uzun süre başının ağrıyacağının sinyalleri verildi. Burada Türkiye açısından da ciddi problemlerin olacağı izlenimini edinebiliriz.      

c)Adriyatik’ten Çin Seddi’ne söyleminin Enver Paşacılık olduğu 90’ları sonuna doğru anlaşıldı. Türkiye’nin zayıf ve kırılgan ekonomisi ile teknolojik ve siyasi güçsüzlüğü bunun hayalden öte olmadığını gösterdi. Bunun dışında askeri, ekonomik küçük anlaşmalar ve bazı kültürel faaliyetler dışında başka bir ilerleme sağlanamadı. Türkiye, Kafkasya ve Türkistan’a yönelik politikalarında ABD’nin peşine takılmaktan ileri gidemedi. Bu politikalar doğrultusunda petrol ve doğalgaz boru projeleri üzerine yoğunlaştı. Bu konuya aşağıda değineceğiz.

d)ABD’nin yeni politikaları doğrultusunda yeni tehdit unsurları biçimlendirildi. Radikal İslami unsurlara karşı savaş başlatıldı. 11 Eylül Sendromu ile Afganistan işgal edildi. Bu aynı zamanda Rusya ve Çin’e yönelik yeni gelişmelerin olduğu izlemini vermektedir.

e)Eski Doğu Bloku ülkeleri ile AB, ABD yakınlaşması ve hatta birçoğunun NATO’ya alınması bir de buna SSCB’den ayrılan cumhuriyetlerin de eklenmesi Rusya tarafından tehdit olarak algılanmaktadır. Özellikle Çek ve Polonya’ya NATO füze sistemlerinin yerleştirilmesi ve yine Ukrayna ile Gürcistan’ın NATO üyeliği görüşmeleri Rusya’nın arka bahçesinde tehlikeli oyunların olacağını göstermektedir.

d)Hanedanlık Türkiyesi’nin güçlü dosta dayanma politikasını sürdüren Cumhuriyet Türkiyesi de dış politikada Batı ağırlıklı politika izlemekte ve özellikle ABD ile bazı çıkarlarının çatışması uğruna strateji ortaklığına devam edeceğe benzemektedir. Bu doğrultuda Türkiye, Ortaasya ve Kafkasya enerji kaynaklarının Türkiye üzerinden Avrupa’ya taşınmasını öngören Boru Hattı Projeleri ve yine tarihsel-kültürel bağları dikkate aldığından yola çıkarak İpek Yolu adı altındaki demiryolu projeleri Rusya ve İran tarafında kaygı yaratmaktadır.

Osetya’daki ayrılıkçı gruplara karşı harekete geçen Gürcistan ordusu karşısında Rusya, 9 Ağustos 2008 tarihinde Gürcistan’ı bombalamış ve ardından da Gürcü topraklarını işgale başlamıştır. ABD ve Türkiye ile sıcak ilişkileri olan Gürcü lider Saakaşvili’nin buna güvenerek basiretsiz davranışı yüzünden Gürcü halkı üzerinde acı sonuçlar doğdu. Rusya’nın arka bahçesine yönelik bu işgal girişimin arkasında hiç kuşkusuz şu mesajlar vardır: Rusya, SSCB’nin halefi olması dolayısıyla Avrasya üzerinde etkin bir güç olduğunu; enerji kaynaklarının kontrolüne önem verdiğini; ulusal çıkarını korumak hususunda ciddi olduğunu; Türkistan, Kafkasya ve hatta Doğu Avrupa’daki gelişmeler konusunda Rusya olmadan bir şey yapılamayacağını ve dolayısıyla ABD, AB ve Türkiye’ye mesaj gönderdiği açıktır. Gürcistan Savaşı’nda en büyük acıyı yaşayan Gürcü halkı olmakla beraber Rus tokadı aslında ABD ve Türkiye’ye inmiştir. Burada ABD’nin canının istediği yerde istediği gibi at koşturamayacağını, Türkiye’nin ise popülist politikaları bir yere bırakarak ayakları yere basan uzun vadeli stratejilere ihtiyacı olduğu görülmüştür.

Kosova’nın bağımsızlığının Batı tarafından tanınması tezinden yola çıkan Rusya Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti, Osetya ve Abhaza’nın da aynı pozisyonda olduğuna işaret etmektedir.

Yukarıdaki gelişmelerin ışığında devletlerin çıkarları ve güç mücadeleleri dünyanın yeni felaketlere gebe olduğunu göstermektedir. 5 EYLÜL 2008

 

MÜLAKAT: SİYASETİN ÇİRKEF YÜZÜ:

 BAŞ YAZI:

Yatırımlar içinde en makbul olanı hiç kuşkusuz beşeri sermaye yatırımıdır. II. Cihan Harbi’nde Almanya ve Japonya’nın müthiş kalkınma atağının arkasında bu vardır. Osmanlı’nın son yüz elli yılı ile Cumhuriyetin ortalarına kadar yokluk ve yoksulluk içinde bulunan Türkiye’nin en büyük meselesi de bu olmuştur. Bu, bir mesele olarak hâlâ önemini korumakla beraber son yıllarla artan eğitimli işsizlikle çığ gibi büyümüştür.

Türkiye’de yüzyıllardan beri gelen bir alışkanlık haline gelen ve garantili meslek olması hasebiyle devlet kapısında çalışmak hep ayrıcalıklı olmuştur. Kuşkusuz bunda en büyük etken cansız ve kırılgan ekonomik yapı ile milyonlarla ifade edilen işsizlik rol oynamaktadır. Hâl böyle olunca hâliyle kamuda istihdam edilme konusunda büyük haksızlıkların olduğu da su götürmez bir hakikattir.

2000’li yılların başına kadar her kurumun kendisinin belirlediği koşullarda açılan imtihanlar büyük suistimalleri beraberinde sürüklemiştir. Tüm bunlara rağmen kamunun ekonomide olduğu kadar istihdam konusunda da esnek olması bu konuda büyük bir ekmek kapısı olmuştur. Değişen şartlarla kamunun küçülme ve değişme yoluna gitmesi istihdam politikasını da etkilemiştir. Bu yıllara kadar eğitimli gençlikte pek görülmeyen işsizlik problemi 2000 ve 2001 Krizleri ile aşılamaz bir dağ halini almıştır. İlk defa 1999 yılı merkezi sınav sistemi olan DMS (Devlet Memurluk Sınavı) oluşturulmuş bunu 2001de KMS (Kamu Merkezi Sınavı) ve 2002’de ise KPSS (Kamu Personel Seçme Sınavı) adını almıştır. Bu sistem ile kamunun eleman ihtiyacı karşılanarak aynı zamanda kamusal adaletin tesis edilmesi amaçlanmıştır. Her yıl yarım milyonu geçen başvurular meselenin ne kadar büyük olduğunu ayrıca göstermektedir.

Daha evvel kurumların eleman ihtiyacını kendisinin yaptığı sınavlarla karşıladığı dönemlerde formalite imtihanlarla devlet kadroları şişirilmiştir. Ancak buna rağmen eğitimli işsizlik diye temel bir problem oluşmuş değildi. Genelde fakülte mezunları eğitim camiası içinde istihdam edilerek işsizliğin önüne geçiliyordu. Aynı zamanda Maliye Bakanlığı olsun, İktisadi teşekküller olsun, mahalli idareler olsun ve diğer birimler olsun belli dönemlerdeki alımlarla istihdama büyük katkı sağlıyorlardı.

 

KAMU PERSONELİ SEÇME SINAVI (KPSS):

KPSS sınavları iki yılda bir lise üstü için ve her yıl fakülte mezunları için düzenli olarak yapılmaktadır. ÖSYM’nin denetiminde ve uzman kadrolarca çoktan seçmeli sorulardan oluşturularak hazırlanan ve optik tarayıcı ile okunan bir sınav türüdür. Kurumlar eleman ihtiyaçlarını bildirerek yine genelde merkezi sitemle yerleştirilmektedir. Ancak bunun dışında uygulamalar da vardır. Ama önce KPSS ve sonrasına kısaca değinelim;

1)KPSS iki aşamalıdır;

a)KPSS-B: Bu gruba herkes girmek zorundadır. Genel Yetenek (Türkçe-Matematik) ve Genel Kültür (Tarih-Coğrafya-Anayasa) olmak üzere 120 sorudan oluşmaktadır. KPSS-B Grubundan memur denilen bürokratik silsilenin en alt tabakası ve işçi alımı yapılır. Merkezi tercih sistemi dışında Adalet Bakanlığı memurları, mahalli idare memurları, fakülte mezunu polis alımı, TSK memur alımı vs personel ihtiyacı karşılanır. Fakülte mezunları ve lise- yüksek okul mezunları ayrı ayrı sınava tabidir.

b)KPSS-Eğitim: 120 soruluk eğitim bilimlerinden oluşur. Öğretmen adayları bu sınava girmek zorunda olup mülakat olmadan atanırlar.

c)KPSS-A: Devletin ihtiyacı olan bürokratik silsilenin orta kısmını oluşturan eleman ihtiyacı için yapılır. Hukuk, İktisat, Maliye, İşletme, Muhasebe, İstatistik, Ekonometri, Çalışma Ekonomisi, Kamu Yönetimi, Uluslararası İlişkiler olmak üzere 400 soru ve yabancı dilden oluşur. Yabancı dil ise 60 sorudan oluşup KPSS-B ile aynı oturumda yapılır. KPSS-A bölümleri ise her biri 40’ar sorudan oluşur. Yüzden fazla puan sistemini içinde barındırır. Kaymakamlık, müfettişlik, denetmenlik ve uzmanlık kadroları için KPSS-A bir baraj görevi görür. Mesela, Kaymakam Aday Sınavı için KPSS-A 37 puan grubu esas alınır: kurumun sınav ilanında 55 kadro için KPSS37 puan türünde barajı 70 olarak açıklayıp başvurular içinde kadronun yirmi katı kişiyi (1100) kurum sınavına alır ve 1100. kişi barajı oluşturur ki bu asgari 84,5 puanda kapanır.

2)Kurum Sınavları: Her kurum genelde KPSS’de belli puanı almış kişileri ayrıca kendisinin yapacağı yazılı bir sınava tabi tutar. Kurum sınavında ise baraj 70 olup aşağı puan alanlar elenmiş olur. Mesela kaymakam adaylığı için KPSS’den ilk 1100 kişiyi seçen bakanlık bu sefer bu 1100 kişiyi kendisi kurum sınavına tabi tutar ve barajı 70 olarak ilan eder ancak mülakata en fazla kadronun 4 katını çağırır. Maliye Bakanlığı ise kurum sınavında barajı 70 açıklayıp 70 ve üstü alan herkesi mülakata alır.

3)Mülakatlar: İşte, tabiri caizse ‘’dananın kuyruğunun koptuğu’’ yer asıl burasıdır. Buraya kadar türlü aşamalardan geçen adaylar referans adı altında torpil aramaya başladığı yerde burasıdır aslında! A Grubuna geçmeden önce B Grubunda da kurumlar bazen yazılı sınav ve mülakata alınırlar. Özellikle Adalet Bakanlığı, mahalli İdareler, silahlı kuvvetler ve emniyet bu yolu tercih etmektedir. Bu konuda şimdiye kadar ciddi haksızlıkların yapıldığı sabittir. Bu bakımdan mülakat sisteminin sil baştan gözden geçirilerek kamusal adalete daha fazla cevap verebilecek sistemler geliştirilmelidir. Meselâ, illâ mülâkat gerektiren imtihanlarda, mülakatın tesiri yüzde olarak kısıtlanarak adalet duygusu yaygınlaştırılarak haksızlıkların önüne geçmenin de yolu açılmış olacaktır. Şimdi KPSS-A Kadrolarındaki mülakata geçmek istiyorum ancak bu konu büyük ehemmiyet arz ettiğinden bunu aşağıda ayrı bir başlık altında inceleyelim;

4)KPSS Dışındaki Kurum Sınavları: Hakimlik (yazılısını ÖSYM yapıyor) , TSK vs.

5)Hariçten Personel Alımı: Kamusal yarar ve kamusal adalete ters olduğu gibi emeğe saygısızlığı beraberinde taşıyan siyasi içerikli sosyal bir yaradır.

-Açık kadro: Yüksek siyasetçi ve bürokratlardan torpilli olan yakınları ve yandaşlarına doğrudan tahsis edilir. Mesela, Kurum sınavlarında yaş ve KPSS şartına rağmen 39 yaşındaki birinin müfettiş atanması, ilkokul mezunu olan birinin önce şoför sonra memur yapılması…

-Norm kadro: Belediye ve diğer özerk kuruluşlara tahsis edilen bir yöntem olup sınavsız ve geçici alımlar (ancak zamanla kadro tahsis edilir!!).

-Geçici alımlardan yüz binlerin sınavsız ve zahmetsizce kadroya alınması (peşkeş çekme)…

-vs..

 

MÜLAKAT:

                                           Tapulamak

 

                          Vicdan paslı parmaklıklara hapsedilmiş,

                          Güneşin balçıkla sıvandığı devirdeyiz!

                          Haklının hakkı haksızca gasbedilmiş,

                          Riyakârlığın kanun olduğu devirdeyiz!

 

                          Mazlumun âhının temaşa sanıldığı,

                          Alın terinin pis kokan kir sayıldığı,

                          Çalışmanın kaybetmekle karıldığı,

                          Sözün sakız gibi gevildiği devirdeyiz!

 

Burada evvela belirtmek isterim ki amacım herhangi bir siyasi partiyi hedef almak değildir. Hangi siyasi oluşum olursa olsun maalesef bu oluşumun bir parçasıdır. Bu durum yaklaşık 200-300 yıldır Türkiye tarihinde illet bir hastalık olarak yerleşip kalmıştır. Bu tamamen zihniyet olayıdır. Hiçbir parti ya da üst bürokratik ortam bunu değiştirme taraftarı değildir. Herkes bunu elinde siyasi bir güç, yandaşçılık olarak muhafaza etme çabası içindedir. Üniversite camiasından tutun da ihalelere ve hatta çöpçü kadrosuna kadar çark bu şekilde dönmektedir. Lâzım olunan kadronun niteliklerinden ziyade şekilcilik ön plânda olduğundan zararlı çıkan hep ülke olmaktadır.’’Vatanını en çok seven ona en iyi hizmet edendir’’ sözü maalesef tersten işlemektedir Türkiye’de!!!   

Mülakat Türkiye’de, adaletin ayaklar altına alındığı; alın terinin yok sayıldığı; objektif kriterlerin dikkate alınmadığı; vicdan kapılarına sürgü çekildiği; din, kitap ve ahlâkın tanınmadığı tabiri caiz ise ‘’ayının köprüyü geçene kadar dayı olduğu’’; hakkın yendiği bir sözlü imtihan türüdür. Üç beş komisyon üyesi tarafından 5 dakikada vezir ya da rezil edildiğin bir işkence odasıdır. Üstelik ‘’100 tam puan üzerinden yapılan değerlendirmede asgari 70’’ puan alınması şartına bağlanarak yazılı sınavların % 100 etkisiz bırakıldığı bir yok saymadır. Güya, bilgi zekâ, kabiliyet ve davranışın değerlendirildiği bu imtihan; kayırmacılığın ve yandaşçılığın kol gezdiği bir hukukdışılıktır. Emeğin ve ekmeğin insafsızca çalındığı bir gasp yeridir. Beş dakikada, ‘’insanın adam olup olmadığının’’ damgalandığı kıyımhanedir. Tamamen subjektif değerlendirmelerden ibaret olan bu sistem siyasetin çirkef yüzüdür.

Oysa mülakat böyle mi olmalı? Demokrasiden ve hukuk devletinden dem vurulan bu dönemde ‘’kabile toplumuna has’’ bir sistemin derhal hukuk normları içine sokulması elzemdir. Bunun birçok yolu mevcuttur; ses ve görüntü kaydı, mülakatın etkisinin % 20’lere çekilmesi, değerlendirmelerin bilgiden ziyade devlet terbiyesine uygunluğunu incelenmesi gibi… Zaten kurum tarafından KPSS haricinde yazılı bir imtihan yapılıyor ve güvenlik soruşturması da bunu tamamlamaktadır. Bunları düşündüğümüzde mülakat ya hep kaldırılmalı ya da oldukça kısıtlanmalıdır. Bunun yerine KPSS puanı, kurum imtihanı puanı, diploma puanı, üniversite gibi kriterlerin dikkate alınması daha çok nesnel olacaktır.

 

MA’DURİYET:

Yazılı sınav sonuçları iyi olup da elenenlerin yapacakları ilk iş kuruma itiraz etmeleri olacaktır. Kurumdan bilgi istenmeli ve gerekli evraklar Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde istenmelidir. Mülakatın ilanından sonra 60 gün içinde idare mahkemesine ‘’yürütmenin durdurulması ve mülakatın iptali’’ için dava açılmalıdır. Bu konuda idare mahkemelerince ma’dur lehine verilmiş çok sayıda karar vardır. Mesela; 2004 Kaymakam adaylığı sınavında iyi bir derece almış olan biri mülakatta elenmiş ve dava açarak mülakatın iptalini sağlamıştır. Yine 2007’de müfettiş yardımcılığı yazılı sınavında iyi bir derecesi olan başka biri mülakatta elenmiş ve idare mahkemesince mülakatın iptalini temin etmiştir.

Şimdi 13 Mayıs 2008’de bir kurum tarafından yapılan denetmen yardımcılığı mülakat sonuçlarını vereceğim;

50 kişilik kadronun açıldığı ve mülakata 150 kişinin çağrıldığı sınavda puanlar 93 puandan başlayıp 150. adayın 79,6 puanı ile kapanmıştır. 50. kişinin puanı ise 84,6’dır. Mülakat sonrasında 50 asil ve 19 yedek üye kazanmıştır. Şimdi ise mülakat sonuçlarına bakalım;

Yazılı puanı 79 olanlardan % 100’ü yani 6 kişinin 6’sı (sıralamanın sonuncusu olanlar),

Yazılı puanı 80 olanlardan % 75’i yani 24 kişiden 18’i,

Yazılı puanı 81 olanlardan % 47’siyani 22 kişinin 9’u,

Yazılı puanı 82 olanlardan % 45’i yani 21 kişinin 8’i,

Yazılı puanı 83 olanlardan % 60’ı yani 14 kişiden 8’i,

Yazılı puanı 84 olanlardan % 33’ü yani 21 kişiden 6’sı,

Yazılı puanı 85 olanlardan % 23’ü yani 14 kişiden 3’ü mülakatı geçmiştir.

Yazılı sınavı 85 puanın üstünde olanları söyleme gereği dahi hissetmeden genel olarak mülakat sonucunu söyleyeceğim. İlk 50’nin içinde olan 84,6 ve üstü puanlıların yazılıda kazandıkları sınavı, mülakatta nasıl kaybettirildiklerine bir bakalım; İlk 50 kişinin sadece 16’sı asil ve yedekten mülakatı geçebilirken, son 100’ü oluşturanlardan 53 kişi mülakatta başarılı olmuştur. Hak var, hukuk var, izan var kararı siz veriniz?

 

MA’DURİYETE KARŞI NE YAPILIR:

1)Sözlü sınavın açıklandığı tarihten itibaren 60 gün içinde İdare Mahkemesine iptal ve yürütmenin durdurulması davası açılmalıdır. Mülakat da bir idari işlem olduğu için idari yargı denetimine tabidir. Bu hukuk devleti olmanın bir gereği olarak anayasal bir ilkedir.

2)Belge ve bilgi temini: Bilgi Edinme Kanunu çerçevesinde gerekli evraklar ve bilgiler kurumdan istenir. Kurum 15 gün içinde cevap vermek zorunda olup bilgi verilmediği takdirde Bilgi Edinme Kuruluna itiraz edilmelidir. Bilgi Edinme için kurumun internet sayfalarında bu birim vardır.

3)Dava dilekçesinde neler yer almalıdır:

Danıştay’ın bu konu ile alakalı standart hale gelen iki kuralı mutlaka belirtilmelidir; a)Sözlü sınavın yazılı sınavın nesnel sonuçlarını etkisiz bırakan bir imtihan olduğu, b)Mülakatın idari yargı denetimini sınırlandırdığı, ilkeleri.

Ayrıca 2004 ve 2007 tarihilerinde idare mahkemelerince verilen iptal kararları verilmiştir. Kararda genel olarak;

-İdarenin hukuka uygun davranmak zorunda olduğu,

-Mülakat sınavını objektif kriterleri yansıtmadığı,

-Yazılı sınavın liyakatı büyük ölçüde kanıtladığı,

-Kamusal yararın zedelendiği,

-Mülakatın sesli ve görüntülü aletlerle kaydının yapılması gerektiği, vurgulanmıştır.

KPSS-A kadroları, işçi alımları, Adalet Bakanlığı personel alımları, mahalli idare ve silahlı kuvvetlere memur alımlarında yazılı sınavında iyi derecesi olup da mülakatta elenenler bu yola başvurabilirler.

 

ÖRNEK DAVA DİLEKÇESİ:   

…………………… İDARE MAHKEMESİ BAŞKANLIĞINA

YÜRÜTMENİN DURDURULMASI İSTEMİ VARDIR.

DAVACI:
ADRES :
DAVALI:

DAVANIN KONUSU:… 657 sayılı Kanunun … statüsüne alınacak personel için yapılan sözlü sınavı sonrasında başarısız sayılarak atanmamama ilişkin işlemin iptali ile …………………………… bölümüne sözlü sınav sonrasında KPSS puanı benden daha düşük olan kişinin atamasına ilişkin işlemin iptali ve öncelikle yürütmenin durdurulması istemidir.

TEBLİĞ TARİHİ: /…/.. internet ortamında yapılan duyuru ile öğrenilmiştir.

OLAYIN İZAHI: …. 657 sayılı Kanunun …maddesine göre istihdam edilmek üzere KPSS  puan grubu puan sırasına konulmak kaydıyla ve sözlü sınav başarı sırasına göre …. personel alınacağı duyurulmuş ve başvuru koşulları ilan edilmiştir (Başvurmak için gereken şartlar dilekçenin ekinde yer almaktadır). Başvuru için gerekli evrakları tamamlayarak sözlü sınavın yapılacağının ilan edildiği gün olan /…/.. tahinde sözlü sınava girdim. …/../.. tarihinde internet kanalıyla yapılan duyuru da başarısız olduğumu ve KPSS puanı benden daha düşük olan ……………….. sözlü sınavından başarılı sayılarak atandığını öğrendim. Sözlü sınav yapılarak KPSS puanındaki sıralama dikkate alınmadan atama yapılması objektif kriterler dikkate alınmadan geniş bir taktir yetkisi içinde atama sonucunu doğurur ki hukuk devleti ilkesi içinde bu durumun kabulüne olanak bulunmamaktadır.

MEVZUAT:

……….(İlgilinin girdiği sınavla ve memuriyetle alakalı mevzuatlar verilmelidir.)

DAVA KONUSU İŞLEMLERİN İPTALİNİ GEREKTİREN NEDENLER

…………..(Yazılı sınav sonuçları, mülakatın nasıl yapıldığı, neye dayandığı/dayanmadığı, mahkeme kararları, anayasal ilkeler vs)

YÜRÜTMENİN DURDURULMASI İSTEMİ HAKKINDA

…………………(öncelikle yürütmenin durdurulması kamu yararı ve hukuk ilkesi gereği yüce mahkemeden istenmelidir)

SONUÇ:

………………(idari işlemin iptali ve yürütmenin durdurulması istenmeli)

 

DOSYAYA EKLİ BELGELER
14.12.2007 tarihli Danıştay kararı
Sınav Duyurusu
Sözlü sınava çağırılanlar listesi
Sınavı kazananlar listesi ve verilen mülakat puanları

DAVACI:

İMZA:

 

Kaynakça: Çeşitli gazete, internet sitesi ve tecrübeler. 2 Haziran 2008

 

 

MÜLKİYE TİPİ (SİYASAL-İKTİSAT-İKTİSADİ ve İDARİ BİLİMLER-İŞLETME) FAKÛLTELERİN DURUMLARI:

Bilindiği üzere Türkiye’de mülkî-malî odaklı modern ilk yüksek okul Mülkiye Mektebidir. 1859 yılında açılan Mülkiye Mektebinin tarihini Enderun Mektebine dayandırabiliriz. Tarihte ilk mülkiye okulu hiç kuşkusuz Enderun Mektebidir. Sarayın içinde olan bu okul Türkiye’de imparatorluk yıllarında devletin asker-sivil bürokrat ihtiyacını karşılamıştır. Sosyo-kültürel gelişmeye ayak uyduramayan bu okul Türkiye’deki pek çok kurum gibi işlevini tamamlayarak yerini modern-laik okullara bırakmıştır. İşte o zamanki Türkiye’nin bürokrat ihtiyacını gidermek maksadıyla Mülkiye Mektebi kurulmuştur.

Eğitimdeki bu modernleşme 1800’lü yıllardan itibaren başlamıştı. Bu kervanın içinde tıbbiye, harbiye, mühendis mektepleri ilk sıradaki yerlerini almıştır. Modern Türkiye tarihi içinde özel bir yeri olan II. Mahmut zamanında da ilköğretim zorunlu hale getirilmiştir. Yine yüksek öğretimde çok önemli bir yeri olan İstanbul Üniversitesi de 1863 senesinde İstanbul Dar’ul-fünunu adı altında kurulmuştur. Asıl kuruluş tarihini 1453 yılına kadar götüren tarihçiler üniversitenin kuruluşunu Sahn-ı Seman Medreselerine dayandırırlar. 1933 yılında üniversite reformu ile yeniden düzenlenen Türkiye’nin tek üniversitesi olan Dar’ul-fünun, İstanbul Üniversitesi adını almıştır. II. Cihan Harbi yıllarında NAZİ Almanya’sından kaçan bilim adamları bu üniversiteye gelerek yüksek öğretimde bilimin gelişmesi açısından büyük yararlar sağlamışlardır. Ancak harp sonrasında gerekli düzenlemeler yapılmadığından bu değerli bilim adamları başka ülkelere gitmiştir.

II. Meşrutiyet Döneminde Dar’ul-fünun’a bağlanan Mülkiye Mektebi Cumhuriyet döneminde Maarif Bakanlığına bağlanmıştır. 1950 yılında da Ankara Üniversitesi’ne dahil edilen Mülkiye Mektebi daha sonra Siyasal Bilgiler Fakûltesi’ne dönüştürülmüştür. Mülkiye Mektebi’nden sonra Türkiye’de ilk mülkiye tipi fakülte Hukuk Fakültesi binasında bizzat Atatürk tarafından 1936 yılında açılan İktisat Fakültesi olmuştur. Halen Türkiye’de örgün eğitimde tek iktisat fakültesi olan bu kurum siyasal bilimlerin de ilk kürsüleştiği yer olmuştur. Daha sonraki yıllarda mülkiye tipi fakülteler iktisadi ve idari bilimler fakültesi adı altında kurulmuşlardır. Yine İstanbul Üniversitesi bünyesinde Siyasal Bilgiler Fakûltesi kurulmuştur. 1990’lı yılların ortalarına kadar kaymakamlık imtihanlarına yalnızca Ankara Siyasal, İstanbul Siyasal ve hukuk fakulteleri girebilirken bu tarihten sonra tüm mülkiye tipi fakülteler bu sınava girmeye hak kazanmışlardır.

Mülkiye tipi fakültelerin esas amacı ülkenin bürokrat ihtiyacını karşılamanın yanında ekonomiye kalifiye eleman yetiştirmektir. Değişen ve gelişen sosyo-ekonomik yapı doğrultusunda eğitim vermeye çalışan bu fakülteler özellikle piyasaya dönük eleman yetiştirmek konusunda yetersiz kalmaktadır. Bu bağlamda artan yabancı dil hegemonyası karşısında bilgiden çok İngilizce’ye önem verilmesi, yabancı dilde eğitim yapan üniversitelere olan rağbeti artırmaktadır.

Bu fakültelerin dalları arasında siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler, kamu yönetimi, iktisat, maliye, işletme, çalışma ekonomisi ve ekonometri bölümleri yer almaktadır. İlk iki sene ortak dersler verilen fakültede son iki yılda ilgili bölümün uzmanlık alanına giren dersler okutulmaktadır. Bunlar hukuk, iktisat, siyasal bilimler, işletme, maliye gibi ana derslerinin yanında güncel ve ara dersler verilmektedir. Son yıllara kadar sosyal bilimler ve eşit ağırlık puan türleri içinde oldukça rağbet gören bu bölümler eski görkemini yitirmektedir. Örneğin genel manâda eğitim fakültelerinin üstünde puanı varken ve hatta uluslararası ilişkiler ve siyaset bilimi gibi bölümleri hukuk fakültelerinin üstünde baraj puanlarını kapatırken şimdilerde bayağı aşağılara düşmüşlerdir. Bunda birçok temel faktör vardır birazdan bunlara değinmeye çalışacağım. Bu fakültedeki bölümleri genel manâda iki kategoride toplamak da mümkündür; siyasal bilimler kategorisi içine siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, kamu yönetimi ve kısmen maliyeyi sokabiliriz. İktisat kategorisinin içine de iktisat, işletme, ekonomi, çalışma ekonomisi, maliye ve ekonometriyi koyabiliriz. 2000’li yılların başına kadar hukuk fakülteleri gibi sosyal puan türünden de öğrenci alan bu fakülteler şimdi sadece eşit ağırlık puan türünden öğrenci kabul etmektedir. Genel manâda ülkenin gereksinim duyduğu bürokrat ve ekonomist talebine hitap eden bu fakülteler aynı zamanda tarihi ve güncel konularla da dünya gündemini yakından takip eden genel kültürü geniş insanları topluma kazandırmaktadır.

Şimdi ise tarihi misyonuyla büyük ödevleri olan mülkiye tipi fakültelerimizin durumuna ve niçin önemini kaybetmekte olduğuna kısaca değinmeye çalışalım:

1)İstihdam Sorunu: Özellikle 2000 ve 2001 ekonomik krizleri ile baş gösteren işsizlik problemi ve devletin iktisadi yapısında meydana gelen hızlı değişmeler. Kriz ile beraber özel sektör mevcut istihdam kadrosunu da işten çıkarmıştır. Bu yıldan sonra meydana gelen iyileşmeler ise istihdam yaratmayan büyüme modeli olduğu için diplomalı işsizlerin sayısı katlanarak artmıştır. Devletin iktisadi yapısında meydana gelen değişmeler ise devletin istihdam politikasını değiştirmiştir. Merkezi sınav yöntemiyle beraber devlet elinde mevcut olan iktisadi teşekkülleri de elden çıkartarak küçülme yoluna gitmektedir. Bu ise özel kesimde zaten yetersiz olan istihdam sorununa reel ve nominal ücretlerin düşmesi ile cevap vermektedir. Bir tarafta mülkiye tipi fakültelerdeki mezun sayısının artması diğer yanda küçülen devlet, istihdam yaratmayan özel kesim, ücretlerin düşüklüğü ve garantiden yoksun iş, bu fakültelerin önemini azaltmıştır.

2)Açık Öğretim Fakülteleri: Mülkiye tipi fakültelere en büyük darbeyi hiç kuşkusuz açık öğretim kapsamında faaliyette bulunan Anadolu Üniversitesi İktisat ve İşletme fakülteleri vurmuştur. Ülkemizdeki üniversite mezunu sayısını artırmak amacından başka bir anlam ifade etmeyen bu yöntem maalesef mülkiye tipi fakültelere kangren etkisi yapmıştır. Bu sistem eşitlik ve adalete ters olduğu gibi mülkiye tipi fakültelerimizi de önemli ölçüde önemsizleştirmiştir. Tarihi bir misyonla ülkenin yüksek ve orta seviyedeki bürokrat ve bununla beraber gelişen sosyo-ekonomik şartlarda özel kesimin kalifiye eleman talebine hitap eden bu fakültelere açık öğretim sistemiyle can damarına balta vurulmuştur. Adaletten yoksun ve eşitsiz bir durum arzeden bu sistemde; yüksek tahsil yapmak isteyen ve geleceğini bir nebze olsun garantiye almak için üniversite kapılarına giden ve burada hayatının dört ya da beş yılını bu amaçta harcayan biri ile öbür yanda ÖSS’de barajı geçmesi kâfi görülen başka bir gencimiz açık öğretime kayıt yaptırarak hem çalışma hayatına devam etmekte hem de yardımcı kitaplardan elde ettiği kıt bilgilerle aynı bölümü bitirmektedir (istisnalar kaideyi bozmaz). Üstelik bunun kolay yolları da mevcut farz-ı misal iki yıllık örgün ya da açık öğretim bölümünü bitiren biri direkt dikey geçişle iktisat, işletme, maliye ya da kamu yönetiminden birini tercih edebilmektedir dolayısıyla zor sınıflar olan bir ve ikinci sınıflar böylece halledilmiş oluyor. Bu tarz eğitim sistemi piyasada bol miktarda mülkiye tipi üniversite mezunu enflasyonuna neden olduğu gibi kaliteyi düşürmekle diğer yandan istihdamı ve ücretleri olumsuz yönde etkilemektedir. Başka bir haksız durum ise şudur; kamu kurumunda çalışan birçok personele kademe, rütbe vs. atlatmak için bu biçilmiş bir kaftandır. Örneğin lise mezunu ya da yüksek okul mezunu olan bir memurumuzun pozisyon değiştirmesi için fakülte mezunu olması gerekiyor. İşte diğer yanda dışarıda fakülte mezunları işsizken öbür yanda lisans diploması olmayan ama işli olan memurumuz açıköğretim ile bu hedefine ulaşıyor. Dışarıda dirsek çürütmüş olan adamın hakkı bu şekilde talan ediliyor. Açıköğretim sistemine benzer olan hukuk ekstern bölümleri hukuk fakültelerine darbe vurduğu için kapatılmıştır. Diğer yandan fen-edebiyat fakültesi bölümleri ya da eğitim fakültesi bölümlerini okumak isteyenlere bu imkân neden tanınmıyor, bu ayrıca sorulabilir? 

3)Üniversitelerin Yeni İİBF Açmaları: İhtiyaçtan fazla üretim temel iktisat kuralı gereği denflasyona sebep olur. Denflasayon, enflasyonun zıddı olup çok olan şeyin kıymetinin düşmesi, talebi olmaması demektir. Nitekim bu, bazı fakülte ve bölümlerimizin ortak sorununu teşkil etmektedir. Şimdi ülkemizin mezun ihtiyacı belli iken üniversiteler bazı politikaları gereği farklı fakülte açmada adeta yarış içindedir. YÖK ile yaratılan tektip üniversite tarzı zaten ayrı bir sorun teşkil etmektedir. Her üniversitede her fakültenin olması hem kaliteyi düşürmekte hem de mezun enflasyonuna neden olmaktadır. Örnek vermek gerekirse teknik üniversiteler teknik alanda uzmanlaşması gerekirken sosyal fakülte ve bölümler açmada yarış içindedir bu başlı başına bir çelişkiyi beraberinde taşımakta zaten!

4)Vakıf Üniversiteleri: Son zamanlarda çil yavrusu gibi çoğalan özel üniversiteler ise başka bir sorun teşkil etmektedir. Ülkede bu kadar üniversite bolluğu içinde bir de özel üniversitelerin varlığı öğrenci kalitesini düşürdüğü gibi aynı zamanda öğretim görevlisi kalitesini de düşürmektedir. Öte yandan ise yabancı dil hegemonyasının bir acentesi gibi çalışan bu kurumlar ana dilde eğitime de darbe indirmektedir. Yine adaletsiz ve eşitsiz bir durum arzeden bu sisteme bir misâl vermek icâp ederse şöyle bir örnek vermek yerinde olacaktır. Uluslararası İlişkiler okumak isteyen bir gencimiz puanı bu bölüme yetmediği için hiç puanı dahi olamayan özel bir üniversitede istediği bölüme girebilmektedir (istisnalar kaideyi bozmaz).

5)Yeni Açılan Üniversiteler: Gerekli alt ve üst yapı oluşumundan yoksun olarak orta öğretim kurumu gibi açılan üniversiteler ayrı bir sorundur. Burada değişik sorular dile getirilebilir; acaba Türkiye nicelik bakımından ne kadar üniversiteye ihtiyacı var, nitelik bakımından üniversitelerimiz ne kadar yeterli, mevcut diplomalılara ne kadar istihdam olanağı sağlayabiliyoruz, ülkenin ihtiyacı olan bölümler hangileri vb. tarzda uzayıp giden sorular yöneltilebilir?

YÖK ile başlayan yüksek öğretimde tektipleşme, üniversitelerin özgünlüğüne ve özerkliliğine darbe vurduğu gibi ezberci bir eğitim anlayışı ile de eğitim kalitesini düşürmektedir. Tüm bu menfi duruma rağmen bazı üniversitelerimiz özgünlüğünü koruyabilmiştir. Bunlara örnek verecek olursak sosyal bilimlerde Ankara Hukuk Fakültesi, İstanbul Hukuk Fakültesi, İstanbul Edebiyat Fakültesi, İstanbul İktisat Fakültesi; tıbbiyede İstanbul Tıp ve İstanbul Cerrahpaşa Fakülteleri, Hacettepe Tıp Fakültesi; teknik bilimlerde İstanbul Teknik Üniversitesi ve Ortadoğu Teknik Üniversitesi sayılabilir.

Son söz: Nicelikten ziyade nitelikli eleman yetiştirilmesi daha mühim değil mi? Aydınlık bir Türkiye için gençlerimizin geleceğini karartmayalım! 09/04/2008 - İstanbul 

 

 

DİLİMİZE SADAKAT:

      Profesör Muharrem Ergin, lisanı ‘’ dil insanlar arasında anlaşmayı sağlayan tabii bir vasıta; kendi kanunlarında yaşayan ve gelişen canlı bir varlık; milleti birleştiren, koruyan ve onun ortak malı olan sosyal bir müessese; seslerden örülmüş muazzam bir yapı; temeli bilinmeyen zamanlarda atılmış bir gizli anlaşmalar ve sözleşmeler sistemidir’’ diye tarif eder.

‘’ Türkçe dünyanın en güzel, en zengin, en büyük dillerinden biridir. Asırlarca üç kıtada konuşulmuş, yazılıp okunmuştur. İlk şekli ile kalmamış, gelişmiştir. Kendi kendisini yenilemiş, tazelemiş ve zenginleştirmiştir. Çok mantıklı, çok ahenkli, ifade kabiliyeti çok yüksek bir dildir… Böyle güzel bir dile sahip olmak Türklerin en büyük iftiharlarıdır… Dil bir milletin diğer milletlerden farklı olan terennümü ve konuşmasıdır… Dil düşüncenin aynasıdır… Dil milli hafızanın, milli hatıraların, duyguların ve düşüncelerin, bütün maddi ve manevi değerlerin, bütün buluş ve yaratılışların müşterek hazinesidir… Dil fertleri birbirine bağlayan ilk bağdır… Dil milli damgası en belirli olan kültür unsurudur… Hülasa dil millet denilen insan cemiyetinin en mühim sosyal unsurudur…’’

Yeryüzünde Diler:

A) Dil Aileleri:

1)Hint-Avrupa Dil Ailesi: Fince ve Macarca haricinde kalan tüm Avrupa dilleri ile Farsça ve Hint dillerini kapsar.

a)Germen Dilleri: İngilizce, Almanca, Felemenkçe ve İskandinav dilleri.

b)Roman (Latin) Dilleri: Fransızca, İspanyolca, Portekizce, İtalyanca ve Rumen dilleri.

c)İslav Dilleri: Rusça, Bulgarca, Sırpça, Lehçe dilleri.

d)Yunanca, Arnavutça, Keltçe, Litvanca dilleri.

e)Farsça, Avestçe, Ermenice dilleri.

f)Hint dilleri.

2)Sami Dilleri: Akaçta, Arapça ve İbranice dilleri.

3)Bantu Dilleri: Orta ve Güney Afrika’da konuşulan dil grupları.

4)Çin-Tibet Dil Ailesi: Çin ve Tibet’te konuşulan diller.

5)Ural-Altay Dil Grubu: Yukarıdaki dillerin aksine bu dil grubuna aile denmiyor çünkü menşei yakınlıktan ziyade yapı bakımından birbirine benzediklerinden dolayı dil grubu olarak anılırlar.

a)Ural Kolu: Fince, Macarca, Samoyetçe dilleri.

b)Altay Kolu: Türkçe, Moğolca dilleri.

B) Yapı Bakımından Dil Grupları:

1)Tek Heceli Diller: Kelimelerin çekimli halleri yoktur. Çin-Tibet dilleri bu gruptandır.

2)Eklemeli Diller: Tek ya da çok heceli kelime kökleri ile ekleri vardır. Türkçe, Macarca dileri gibi.

3)Çekimli Diller: Eklerle beraber çoğunlukla köklerde değişme olur. Hint-Avrupa, Sami dilleri bu gruptandır.

Türkçe’nin Gelişimi:

Lehçe: Bir dilin en eski zamanlarda ayrılan kollarına denir. Hem ses, hem şekil hem de kelime ayrılıkları vardır. Oğuzca, Çavuşça ve Yakutça gibi.

Şive: Dilin bilinen tarihi seyri içinde ayrılan kollarıdır. Ses, şekil ayrılıkları vardır. Oğuzca, Kırgızca, Kazakça gibi.

Ağız: Bir dilin yani zamanlarda ayrılmış bölgesel farklılıklarıdır. Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi gibi.

Aksan: Bir dil içindeki yöresel farklılıklardır.

1)Eski Türkçe: Başlangıçtan 12 ve 13. asra kadar olan zamanı kapsar. Türkçe’nin ele geçmiş ilk büyük eserleri 8. yüzyılın ilk yarısında yazılmış olan Orhun Abideleridir.

Eski Türkçe’nin gerisi karanlık devirdir. Burada Türkçe, Çavuşça ve Yakutça ile buluşur. Daha geriye gidildiğinde ise Moğolca, Mançuca ve Tunguzca ile buluşur.

Eski Türkçe göçlerle beraber ikiye ayrılmıştır; Kuzey-Doğu Türkçesi ve Batı Türkçesi olarak.

2)Kuzey-Doğu Türkçesi: 13 ve 14. asırda Kuzey ve Doğu Türkçesi olarak ikiye ayrılmıştır. Kuzey Türkçesi’ne Kıpçakça (Tatarca), Doğu Türkçesi’ne de Çağatayca (Özbekçe) denir.

3) Batı Türkçesi (Oğuzca): 13. asırdan günümüze kadar gelen Batı Türkçesi’dir. Oğuzların yurdu olan Hazer’den yayılmıştır.

a)Doğu Oğuzca: Azerbaycan, Kafkasya ve Doğu Anadolu ile Kerkük yöresinde konuşulur. Doğu Oğuzca, Türkiye Türkçesine nispetle daha fazla Kuzey-Doğu Türkçesi’nin tesiri altında kalmıştır.

b)Batı Oğuzca (Osmanlı Türkçesi): Türkiye, Balkanlar, Rumeli ve Kıbrıs’ta konuşulur.

Osmanlı Türkçesi’nin Gelişimi (Batı Oğuzca):

-Eski Anadolu Türkçesi: 13 ilâ 15. asır arasında konuşulan Türkçe’dir. Yoğun biçimde Eski Türkçe’nin izlerini taşır. Bu dönem daha çok Batı Türkçesi’ne geçiş özelliliği taşımaktadır. Arapça ve Farsça unsurların tesiri zayıf olmakla beraber yavaş yavaş nüfuz etmeye başlamıştır. Karahanlılar, Selçuklular ile Osmanlı’nın ilk dönemlerini kapsamaktadır. Doğu Oğuzca henüz oluşmamıştır.

-Osmanlı Türkçesi: Batı Türkçesi’nin ikinci devresi olan bu dönem 16. yüzyıldan başlayarak 19. yüzyılın sonuna kadar devam eder. Eski Türkçe’nin izleri kaybolmuştur. Arapça ve Farsça unsurlar yoğun bir şekilde Türkçe’nin içine nüfuz etmiştir.

-Türkiye Türkçesi: Dilde sadeleşme 20. asrın başlarından başlayarak günümüzü de içine alan dönemdir. Gittikçe Arapça ve Farsça unsurlar azalmaya başlamıştır. Konuşma dili ile yazı dili birleştirilmiştir.

Yukarıda Profesör Muharrem Ergin’den ziyadesiyle istifade ederek dilin tanımı, dil aileleri ve Türkçe’nin tarihi seyrini kısaca vermeye çalıştık. Şimdi Türkçe’nin içinde bulunduğu hâle göz atmaya çalışalım.

Türklerin İslâmiyeti kabul etmesinden birkaç asır sonra Arapça ve Farsça unsurların tesiri altında kalan Türkçemiz 19. asrın başına kadar resmi ideolojiden yoksun olarak kendi kaderine terkedilmiş ve ozanlar dışında işlenmediğinden dolayı da yavan kalmıştır. Bununla beraber yüzyıllarca dilimizle iç içe olan Arapça ve Farsça unsurların birçoğu halkımızın ocağında pişerek milletin eti, kemiği olmuştur ve bu kelimelerin, kelime gruplarının birçoğu da Türkçeleşmiştir. Milliyetçiliğin taşıdığı coşku ve o halet-i ruhiye içinde dilde sadeleşme hareketi başlamıştır. Meşrutiyet yıllarında Türkçeleşme yönündeki çabalar Cumhuriyet’in ilanından epey zaman sonra Öz Türkçe adı altında tamamen hayal ürünü olan bir serüvene sürüklenmeye çalışılmış ve hatta çalışılmaktadır. Öz Türkçe adı altında Uydurukça diye tabir edilebilecek ve tamamen aslını inkâra sebebiyet veren anlamsız bir dil peyda edilmiş ve bununla beraber yeni bir kuşak yaratılmak istenmektedir.

Tanzimatla başlayan dilde sadeleşme hareketi, o zamanın münevverleri olan Ahmet Vefik Paşa, Süleyman Nazif, Ali Suavi, Şemsettin Sami ile başlamış ve Meşrutiyet’in münevverleri olan ve Cumhuriyet’in alt yapısını hazırlayan Ahmet Hikmet, Mehmet Emin Yurdakul, Necip Asım, Yusuf Akçura, Ahmet Ağaoğlu, Hüseyinzade Ali, Ziya Gökalp, Ömer Seyfettin ve Fuat Köprülü ile de hayat bulmuştur. Milliyetçilik akımının önde gelen simalarından Ziya Gökalp dilde sadeleşmeden bahsederken önemli hususlara parmak basmıştır. Türkçe’de karşılığı bulunan kelimelerde Türkçe kelimelerin kullanılması ve Türkçeleşmiş Arapça ve Farsça kelimelere dokunulmaması gerektiğinin altını çizmiştir.    

 Dile büyük ehemmiyet veren Atatürk, Türk Tarih Kurumu ile beraber Türk Dil Kurumu’nu da kurdurdu. Söylevlerinde de engin kelime hazinesini ortaya koyan Atatürk, dil konusunda ilk resmi araştırmaları da başlatmıştır. Ancak sadeleşme konusunda ahenkten uzaklaştırılması neticesinde Türkçe’de fakirleşme başladığı gibi halkımızın daha az kelime ile meramını dile getirir hale düşmesi, düşünce sistemini etkilediği gibi nesiller arasında anlayış problemi yaratmıştır. Türkçe’nin başına gelenler sırf bunlarla sınırlı olmayıp yeni dalga yabancı dil hegemonyası ile dilde yozlaşma ayrı bir tehdit unsuru niteliği taşımaktadır. 8. asırda yazılan Göktürk Kitabelerinde yer alan Bilge Kağan Anıtında şu sözler çok manîdardır; ‘’… Türk, Oğuz beyleri, milleti işit: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti? Türk milleti, vazgeç, pişman ol!...’’

Şimdi de dilimizi tehdit eden unsurları inceleyelim:  

1)Arapça ve Farsça Unsurların İstilâsı: Selçuklular dönemi içinde özellikle Farsça’nın tesiri fazlası ile hissedilmeye başlanmıştır. Arapça ve Farsça unsurlar Selçuklu saraylarında itibar görmesine rağmen halk arasına daha inememiştir. Bu unsurların tam işgali 16, 17 ve 18. asırda zirveye çıkmıştır. Selçuklu hakanları Melikşah’la beraber isimlerini dahi Farsçalaştırmışlardır. Örneğin ilk hanlar sırası ile Selçik, Aslan Yabgu, Tuğrul ve Çağrı, Alpaslan, Kılıçaslan iken Gıyasettin Kayhüsrev, Alaattin Keykubat’a dönüşmüştür. Yine Osmanlı Türkiyesi’nde Alp Gündüz, Ertuğrul, Ataman iken yerini özellikle de son dönemlerde koyu (geleneksel olmayan) Arapça isimler olan Abdühamit, Abdülaziz, Abdülmecit’e bırakmıştır.

Arapça’nın etkisi Kur’an ve diğer dini kaynakların dili olması ile olmuştur. Ancak Arapça hiçbir zaman Farsça’nın yerini tutamamıştır. Farsça’nın ağırlığı ise birçok nedenledir. Bunlar arasında İran’ın Türklerin komşusu olması ve Pers memleketinin Türklerin göç yolları üzerinde bulunması, Farsça’nın edebî yönünün daha ağır olması (örneğin Türkçe’deki çiçek adları Farsça’dır) ve özelikle de Türklerin İslâmiyeti Persler’den öğrenmiş olması Farsça’yı özel kılmıştır. Hatta birçok dini kelime de Farsça’dan geçmedir. Farz-ı misâl namaz, peygâmber, câmi, hoca gibi kelimeleri sayabiliriz.

İlk zamanlarda İslâmiyeti kabul eden Türkler ve Persler haricindeki halklar Arapça’nın etkisiyle Araplaşmışlardır buna örnek olarak Kuzey Afrika topluluklarını gösterebiliriz.

Asırlardır Türk dili ile haşir neşir olan Arapça ve Farsça unsurlardan birçoğu Türkçeleşerek Türkçe’nin ayrılmaz bir parçası olmuştur. Bu kelimelerin birçoğu da orijinal manalarını yitirerek Türkçe anlamlar kazanmışlardır. Ancak son dönemlerde hız kazanan Öztürkçeleşme adı altında Türkçe’nin altı oyularak Arapça ve Farsça unsurlar ve tamlamalar atılmaya çalışılmıştır. Yeni dönemde ilk ve orta öğretim kitaplarında uyduruk kelimelerle Türkçe sığlaştırılmaktadır. Örneğin ‘’cümle’’ yerine ‘’tümce’’ diye bir tabir uydurulmuştur. Bu kelime ile halk arasında deyimleşen bir cümlemiz vardır; ‘’cümleten hoş geldiniz’’ yerine ‘’tümceden hoş geldiniz’’ demek ne kadar hoş olacak ya da ‘’sürç-i lisan, iade-i ziyaret’’ cümlesini ne ile ikâme edeceğiz?

Evet, vakt-i zamanında yüzyıllar boyu yavan bırakılmış, kaderine terkedilmiş dilimiz bunun yerine Arapça ve Farsça unsurlarla ikâme edilmiş ancak bu böyle olmuş diye yüzyılları inkâr etmek ne kadar kâbildir. Kaldı ki bu unsurların birçoğu da dilimize mâlolmuştur. Bereket versin o zamanda okuma-yazma oranının düşük olması dilimizi yok olmaktan kurtarmıştır ve birçok yabancı unsurlar da böylece halkın süzgecinden geçerek Türkçeleşme imkânı bulmuştur. Şimdi yapılması gereken mazî ve atî arasındaki köprüyü yıkmamak, bağı koparmamak için dil ile oynanmaması gerektiğidir. Bu köprüyü muhafaza etmek için orta öğretim kurumlarında ve yüksek öğretimde Osmanlı Türkçesi seçmeli ders olarak verilmelidir. Bir İngiliz vatandaşı asırlar evvelinde yaşamış olan Şekspır’ı okuyabilmektedir oysa biz ne Fuzuli’yi ne Baki’yi okuyabiliyoruz ne de anlayabiliyoruz!  

2)Uyduruk Kelimeler-Uydurukça: Türkçe’yi sadeleştirme adı altında devam eden bu hareketin içinde iyi niyetli yaklaşımlar olduğu gibi sırf yeni bir dil ve yeni bir nesil yaratma gayesini güden hareketler de vardır. Dilde sadeleşme yönünde kısmen başarı sağlanmış olmasına rağmen Türkçe büyük zararlar da görmektedir. Örneğin bilgisayar, okul, öğrenci, öğretmen gibi kelimelerin ve Moğolca’dan alınan –sel ekinin oturmasına karşılık Latince’den geçerek Türkçeleşen baba kelimesinin yerine uydurulan doğurtkaç gibi kelimeler gülünç bir hâl yaratmıştır. Yine ‘’edebiyat’’ kelimesinin yerine ‘’yazın’’ diye bir tabir yerleştirilmeye çalışılıyor. Şimdi ‘’edep’’ sözcüğü ile başlayan san’atsal bir isme ‘’yazın’’ gibi yalın, anlam kargaşasına yol açacak ve basit bir kelime nasıl ikâme edilebilir? Ancak bununla da kalınmayarak ders kitaplarına giren birçok uyduruk kelimeler halkın süzgecinden geçirilmeden tepeden, basma-kalıp şeklinde empoze edilerek çocukların beynine şırınga edilmesi büyük zararları beraberinde taşımaktadır. Öztürkçe adı altında yapılan bu vaziyet Türkçe konuşan ülkemizde alternatif bir dil yaratma gayesini gütmektedir. Bir yandan Türkçe’deki kelime kıyımı devam ederken öbür yanda dilbilgisi kuralları da hiçe sayılarak uydurulan kelimeler yüzünden halkımızın düşünce dağarcığına gem vurulduğu gibi kökleri ile de bağına balta vurulmaktadır. Bu konudaki düzenlemeler Türkçeleşen ve kalıplaşan Arapça ve Farsça asıllı kelimelere dokunulmadan yeni tanımlamalar için alt yapısı hazırlanarak yapılması büyük önem taşımaktadır. Yine ‘’Türkistan’’ isminin ‘’istan’’ eki (yurt) Farsça, ‘’türkü’’ kelimesinin ‘’ü’’ye dönüşmüş olan ‘’î’’ (özgü) eki Arapça, ‘’Muhammet’’ adının Türkçe’ye dönüşmüş hâli ‘’Mehmet’’ ve daha birçok vilâyet, kaza ve ülke adları Eski Anadolu Medeniyetlerinden tutun da Latince, Yunanca, Arapça ve Farsça asıllı olup Türkçeleşmişlerdir örneğin; Giresun, Ankara, Antakya, İstanbul, Samsun, Şanlıurfa, Mardin, Anadolu, Trakya vs. Şimdi Öztürkçeciler kalksın da bu işin içinden çıksınlar bakalım? Onun için Öztürkçeciler tehlikeli bir oyun oynamaktadır, asıl olan bu işin ehline yani millete bırakılmasıdır. Ne diyor üstat Muharrem hoca, ‘’dil canlı bir varlıktır’’, onun için dilimizi öldürmeyelim! Yine bu konu ile alâkalı Mehmet Kaplan bir örnek vermektedir; Arapça kökenli ‘’akıl’’ kelimesi ile ilgili yirmiden fazla deyim olduğunu ileri sürerek ve akıl kârı, akıl vermek, akıl satmak, akıl almak gibi deyimleri vurgulamakta. Şimdi bunun yerine Eski Türkçe olan ‘’us’’ kelimesinin canlandırmaya çalışmanın akıl kârı mı olduğunu sormaktadır.

 Ayrıca yeni dil yaratma gayesi yeni kuşakları köklerinden koparacağı gibi asırlardır aynı dili ve kelimeleri kullanan akraba topluluklara ve kültürel birlikteliğimiz olan diğer milletlere karşı da yabancılaşmayı getirecektir. Kısacası bu kıyım kültürel yabancılaşmayı yani yozlaşmayı getirecektir!          

3)İngilizcenin İstilası: Bu ecnebi dil istilası tâ Tanzimat’tan bu yana süregelen bir meseledir. Tanzimat’la beraber 20. asrın ortalarına kadar Fransızca kelimeler bir moda yahut farklı bir tabakadan olmanın ispatı olarak kullanıldı. Bundan sonraki süreçte ise İngilizce kelimeler ve aksanlar kullanılmaya başlandı. Yeni terimler şeklinde geldiği yetmediği gibi Türkçe’de bulunan kelimelere da alternatif olarak kullanılmaya başlanan bu kelimeler küreselleşme ve teknolojik gelişmelerle beraber hegemonyasını artırdı. Bu durum kendisini entelektüel olarak tanımlayan kesimin yanında gençler arasında da rağbet görmesi dilimizin geleceği açısından tehlike arzetmektedir. Tüm bunlara rağmen resmi ideolojinin denetimi altında bulunan kurumların da buna göz yumması ayrıca tehlikenin boyutunu göstermektedir. Birçok orta öğretim ve yüksek öğretim kurumu eğitim dili olarak İngilizce’yi kullanmaktadır. 3. Dünya ülkelerine has olan bu durum Türkiye gibi köklü geçmişi olan milletler için onur kırıcıdır.

Türkçesi olmasına rağmen kullanılan ecnebi sözcüklere misal vermek gerekirse; hoşçakal yerine bay, teşekkür ya da sağol yerine mersi, erkek arkadaş yerine boyfirend, beyefendi yerine centilmen, lise yerine kolej, kutu yerine baks, yumuşak yerine soft, kule yerine towers, affedersiniz yerine pardon, bir numara yerine number one gibi uzayıp giden kelimelerinin kullanılması. Öbür yanda işletme adlarının neredeyse % 80 İngilizce ve bu bir özenti olarak devam etmektedir. Türk Dil Kurumu o zaman boşuna kurulmuş demek olmuyor mu?   

4) İngilizce Harf ve Aksanının Kullanılması: Alfabemiz yirmi dokuz harften ve otuz civarında da sesten mürekkeptir. Buna mukabil birçok yabancı kelimeler kendi harf sistemine göre yazılmakta ve kendi aksanında telaffuz edilmektedir. Biz yabancı alfabeyi dilimizde kullanacaksa bizim alfabe sisteminin esprisi nerde kalır? Bunu örneklendirmek icap ederse; show, ntv (entivi okunuyor oysa Türkçe okunuşu n(e)t(e)v(e) yani ‘’neteve’’dir.), lcd, rock müzik vs. Alfabemizde x, w, sh,ck gibi harfler ve sesler olmadığı gibi alfabemiz sesli biten seslerle okunur yani ‘’n’’ sesi ‘’ne’’ olarak okunur asla ‘‘en’’ şeklinde değil! Biz bunlara itibar edersek dilimizin özgünlüğünden söz etmemiz mümkün müdür?

5)Kırık-Bozuk Telaffuzlar: Belli bir kesim yine genelden farklı olduğunu göstermek maksadıyla ağzını, burnunu eğerek yahut büzerek acayip bir telaffuzla konuşarak Türkçe’yi bozmaktadır. Bu genel itibari ile genç yaştaki kızlarda belirgin olmakla beraber bir takım özel televizyon ve özel radyo kanallarında dijeylik yapanlar, spikerler, sunucular ve gösteri yapanlarda görülmekle buna ilave olarak da rak vb tarzı müzik yapanlarla özendirilmektedir. Bozuk telaffuza örnek vermek gerekirse, ‘’ Ayy oha folan oldumm yağni! Diğcek bir laâf bulamiyyorumm. Beân miı hayyir yağni!’’

6)Türk Dilbilgisi Yazım Kaidelerini İhlâli: Türkçe karakter içermeyen internet ve cep telefonları buna zemin hazırlarken bunun yanında internet ya da ileti dili adıyla dilbilgisi kuralları katledilmektedir. Bunu orta ve uzun vadeli düşündüğümüz vakit dil üzerindeki tahribâtı hesap etmek gayet kolay olacaktır! İnternet diline misal vermek gerekirse,’’ slm nbr ii misn taHsin benevdyim sizce ole deilmi.Ciktim habern olsn byyy.’’

Ağzımızda anne sütü gibi helal ve hoş olan güzel Türkçemizi doğru bir şekilde kullanmak ve kullandırtmak başta kamu olmak üzere herkese ödevler ve haklar yüklemektedir. Bunun bilincinde olarak geçmişi ile barışık, geleceğe umutla bakan nesiller için en önemli mukaddesatımız olan dilimize sadık olalım!  16/04/2008-İstanbul

 

 

İŞŞİZLİK VE DİPLOMALI İŞSİZLER

Dünya var oldu olası, son iki asır içinde geçirmiş olduğu değişimi ve dramatizemi geçirmemiştir. Avrupa’daki Aydınlanma Dönemi ve aynı devre rastlayan Sanayi İnkılâbı ile beraber sosyal, siyasi, askeri ve iktisadi hayat muazzam bir şekilde değişime uğramış bu sistemin getirdiği tüm fikir, İzm, dogma, düşünce vs’nin başına ‘’modern’’ kelimesi, bundan önceki devre de ‘’klasik’’ sözcüğü daha evveline ise ‘’ilkel’’ sözcüğü eklenerek her şey tanımlanmaya ve açıklanmaya çalışılmıştır. Bu yüzyıl içinde iki büyük cihan harbi oldu ve bu savaşla beraber yeni düşünce akımları da yeni yerlerini aldılar. Bunlardan biri hiç kuşkusuz iktisadi hayatta oldu. Önce Liberal-Klasik İktisat ile Sosyalist İktisat arasında mücadele oldu. Pür kapitalist sistem 1929 Krizi ile çökünce yerini Sosyalist İktisatla bir ölçüde yaklaşan Keynes’çi İktisat bıraktı ve böylece kamunun ekonomi içinde aktif rol alması öngörüldü. Bu sayede sosyal devlet anlayışı gelişerek insanlara sosyal güvence imkânı tanındı. Bu, ta ki 1973 Petrol Krizine kadar devam etti. Artık sosyalist dünya da zayıflamıştı. Kapitalizm yumuşak yüzünden sert ve acımasız yüzüne yani aslına dönmeye başlamıştı. Devletin ekonomi içindeki yeri tartışılır hâle geldi. Kapitalin önündeki tüm engeller kaldırılmalıydı. Bunun pahası ne olursa olsun bu ödenecekti.

İşte 1980’lerle beraber Türkiye’de de bu rüzgârlar hakim oldu. ithal ikâmeden ölçek ekonomisine yani ihraç ikamesine geçmek. Bunun yolu hiç kuşkusuz belliydi. Önce kamu teşebbüslerinin yeri sorgulandı ve sonuçta… Sonra devletin ekonomi içindeki rolü tartışılmaya başlandı ve neticede devlet küçülmeliydi. Devletin aslî görevi savunma ve adaletti yani ‘’sosyal devlet’’in sadece kâğıt üzerinde yazması kâfiydi.

Buradan asıl gelmek istediğim nokta yıllarca ülkenin en büyük problemi olan istihdam sorunudur. Bu konu o kadar mühim ki sırf istihdamı ele almak bile çok zor bir çalışmadır. Sadece istihdamla iç içe olan bir sürü mesele de beraberinde gelmektedir. Ancak biz sadece rakamlara bakmakla yetineceğiz. 1990’da % 8,2 olan işsizlik oranı 2000 yılına gelindiğinde % 6,8 seviyesine gerilemiş ancak yine 2000 yılında yaşanan krizle birlikte 2001’de % 8,5 düzeyine ulaşmıştır. 2002 yılında % 10,6 ve 2003 yılında % 12’lerdedir. Ancak bunlar gerçeği yansıtmaktan uzaktır. Çünkü ortada atıl bir işgücü vardır. Atıl işgücü eksik istihdam ile işsizlik oranının toplamıdır. Şayet bunu da düşündüğümüzde günümüz itibariyle bu oran % 16’yı geçmektedir. 2002 yılından bu yana GSMH’ DE ortalama % 6 civarında büyüme yaşanmasına rağmen işsizlik artmaktadır. Buna istihdam yaratmayan büyüme modeli denir. Tüm yukarıda anlatılanlar yıllardır dile getirildiğinden insanımız buna alışmıştır ancak şimdi bunun içinde yeni bir problem vardır. Türkiye tarihi boyunca bu boyutlarda diplomalı işsizlik sorunu yaşamadığıdır. Türkiye Mimarlar ve Mühendisler Odası Birliğine kayıtlı 300 bin üyesinden % 25’i işsizdir. Eğitim-fen ve edebiyat fakülteleri yılda ortalama 60 bin mezun vermekte ve 200 bine yakın öğretmen ve öğretmen adayı atama beklemektedir. Diğer fakültelerin durumları ise daha vahimdir. Eğitimli işsiz % 33 mertebelerindedir. Yeni mezunlar arasında ise işsizlik oranı % 50’yi aşmıştır. Yani ortalama üç eğitimliden biri işsizdir. Aslında rakamlara takılmadan da bu oranı tahmin etmek kolaydır. Sadece KPSS’ YE başvuru oranını dikkate aldığımızda durum kendini göstermektedir. Özellikle 2000 yılından bu yana devletin vasıflı elemanı istihdam etmemesi bunda büyük rol oynamıştır.

Ülkemizdeki düşük ücretler, kayıtdışı istihdam, güvencesiz meslek, eksik istihdam tam bir    keşmekeş hâl yaratmıştır.

14/03/2008-İstanbul